DÜNYAYI KURTARAN KADINLARDA ARA

16.9.12

Vandana Shiva çağırıyor: Tohum Özgürlüğü için Eylem Günleri'ne katılın, 2-16 Ekim 2012


Hem memleketi Hindistan'da hem de dünyanın her köşesinde, tohumu, yaşamı, doğayı savunmaya yaşamını adamış biricik Vandana Shiva'mızın bizlere bir mektubu var. Aşağıda bu mektup ve eklerinin Türkçe çevirilerini bulacaksınız. Ayrıca Vandana'nın video mesajını Türkçe altyazı seçeneği ile izleyebilirsiniz.


Sevgili Dostumuz,

Bu mektubu Navdanya adına, sizi Küresel Tohum Özgürlüğü İttifakı’na—dünyanın her köşesindeki vatandaşları ve hükümetleri tohum kaynaklarımızın, dolayısıyla da gıda güvenliğimizin nasıl bir tehlike altında olduğu konusunda uyarmaya yönelik küresel bir kampanyaya—katılmaya davet etmek için yazıyorum.

Tohum yaşamın kendisi ve gıda zincirimizin ilk halkasıdır. Tohum Özgürlüğü tüm özgürlüklerin temelidir. Bugün bu özgürlüğümüz ciddi bir tehdit altında. Küresel düzeyde bir tohum acil durumu ile karşı karşıyayız.

Birçoğumuz bu acil duruma karşılık çağdaş toplumsal hareketler geliştirdik. Dünyanın çeşitli yerlerinde insanlar tohumlarının ele geçirilmesine karşı yerel ve kendilerine özgü yollarla mücadele ediyorlar. Şimdi bu hareketlerin çeşitliliği arasında daha iyi bir sinerji yaratmalı ve karşılaştığımız tehlikeler ve tohumlarımızı korumak için yaptıklarımız bakımından tanıklık ettiğimiz süreçleri birbirimizle paylaşmalıyız.

Küresel Tohum Özgürlüğü kampanyasının niyeti tohum koruyucu ve savunucularının mevcut eylemlerine güç katmak, tabandan başlayarak daha büyük, daha geniş ve daha derin dayanışma ittifakları kurmaktır. Tohumun özgürlüğünü koruma hareketini güçlendirmek için dünya çevresindeki çeşitli seslerin ‘noktalarını birleştirmeyi’ hedeflemektedir.

Sizin de bu durumun aciliyetini benim kadar derinden hissettiğinize ve tohumlarımızı geri almak ve Tohum Çeşitliliğimiz ve Tohum Özgürlüğümüzü korumak için güçlerimizi birleştirme ihtiyacı duyduğunuza eminim.

Ekte Tohum Özgürlüğü İttifakı Deklarasyonu’nu gönderiyorum. Umarım bize katılır ve gelecek nesiller için daha adil ve daha sürdürülebilir bir dünya kurmamıza yardım edersiniz.

Dayanışmayla,

Vandana Shiva

Tohum Özgürlüğü İttifakı Deklarasyonu

1. Tohum yaşamın kaynağıdır, yaşamın kendini ifade etme, kendini yenileme, çoğalma, özgürce sonsuz bir şekilde evrilme dürtüsüdür.

2. Tohum biyo-kültürel çeşitliliğin cisimleşmiş halidir. Milyonlarca yıllık geçmiş ve gelecek milenyumların biyolojik ve kültürel evrimini taşır.

3. Tohum özgürlüğü tüm yaşam biçimlerinin doğuştan gelen hakkıdır ve biyo-çeşitliliğin korunması için esastır.

4. Tohum özgürlüğü her çiftçinin ve gıda üreticisinin doğuştan gelen hakkıdır. Çiftçilerin tohum saklama, takas etme, evrimleştirme, üretme ve satma hakkı Tohum Özgürlüğü’nün merkezinde yer alır. Bu özgürlük engellendiğinde çiftçiler borç batağına saplanırlar ve aşırı örneklerde intihara sürüklenirler.

5. Tohum Özgürlüğü Gıda Özgürlüğü’nün de temelidir, çünkü tohum gıda zincirinin ilk halkasıdır.

6. Tohum Özgürlüğü, tohum tekelleri yaratarak çiftçilerin tohum saklama ve takas etmelerini yasa dışı hale getiren tohum patenlerinin tehdidi altındadır. Tohumlar üzerindeki patentler etik ve ekolojik olarak haksızdır, çünkü patentler icatlar için verilen imtiyazlardır. Fakat tohum bir icat değildir. Yaşam bir icat değildir.

7. Çeşitli kültürlere ait Tohum Özgürlüğü, Biyolojik Korsanlık ve yerel bilgi ve biyolojik çeşitliliğin patentlenmesi uygulamaları nedeniyle tehlike altındadır. Biyolojik korsanlık bir inovasyon değil bir hırsızlıktır.

8. Tohum Özgürlüğü, çiftliklerimizi kirleten ve hepimiz için GDOsuz gıda seçeneğini ortadan kaldıran genetiği ile oynanmış tohumların tehdidi altındadır. Önce ekinlerimizi kirletip sonra “mülkiyet hırsızlığı” iddiası ile çiftçileri mahkemeye veren şirketler, çiftçilerin Tohum Özgürlüğü’nün tehdit etmektedir.

9. Tohum Özgürlüğü, tohumun kasıtlı olarak kendini üretme yetisine sahip bir kaynaktan yenilenebilir olmayan patentli bir metaya dönüştürülmesi nedeniyle tehdit altındadır. Yenilenebilir olmayan tohumların başlıca örneği kısır tohum üretmeyi amaçlayan “Terminatör Teknolojisi”dir.

10. Tohum Özgürlüğüne, çeşitli türlerin evrilme özgürlüğü ve insan topluluklarının açık kaynaklı tohuma hak olarak ulaşma özgürlüğü olarak sahip çıkacağız.

Bu amaçla, tohum saklayacağız.

Tohum bankaları ve tohum kütüphaneleri kuracağız.

Tohumu şirketlerin mülkiyeti haline getiren adaletsiz yasaları tanımayacağız.

Tohumların patentlenmesini durduracağız.

Küresel Tohum Özgürlüğü İttifakı ve Eylem Günleri - 2-16 Ekim 2012

Birçoğumuz karşılaştığımız bu tohum krizine karşı çeşitli hareketler başlatmış bulunuyoruz. Küresel Tohum Özgürlüğü kampanyası bu mevcut hareketlere güç katmayı amaçlamaktadır. Dünyanın dört bir yanında yükselen seslerin “noktalarını birleştirmeyi” ve hareketi destekleyerek tohumları korumayı amaçlamaktadır.

2 Ekim’den (Gandhi’nin Doğum Günü)16 Ekim’e (dünya Gıda Günü) kadar, Tohum Özgürlüğü meselesine dair küresel bir vatandaş tepkisi ortaya koymak için yoğun bir şekilde eyleme geçmeyi planlıyoruz ve bunun insanları ve hükümetleri uyandıracağını umuyoruz. Gandhi “adaletsiz yasalara uyulması gerektiğine dair batıl inanç var olduğu sürece kölelik de var olmaya devam edecektir” demişti. İnsanlık ve Dünya üzerindeki tüm türlerin çeşitliliği yeni bir kölelik biçimine sürüklenmektedir. Gandhi’nin izinde, sizi adaletsiz yasalara karşı sivil itaatsizliğe çağırıyoruz. Aşağıda sadece bir başlangıç noktası olabilmesi için birkaç eylem fikri sunuyoruz. Tohum Özgürlüğü kampanyası büyüyüp sesimiz yükseldikçe, ortak stratejilerinizi ve eylemlerimizi beraberce planlamayı umuyoruz.

Tohum Özgürlüğü Günleri için Eylem Fikirleri


Lütfen http://seedfreedom.in/events/community/add adresine kayıt olarak planladığınız etkinlik ve eylemlerin detaylarını Eylem Günleri Takvimi’ne ekleyin. http://seedfreedom.in/events/category/fortnight-of-action/

Tohum Özgürlüğü için Küresel İttifak’a katılın- Tohum Özgürlüğü Deklarasyonu’nu imzalayın: http://seedfreedom.in/declaration/ (İngilizce-diğer diller hazırlanmaktadır)

Başkalarını da Deklarasyon’u imzalamaya davet edin

Bir tohum bankası kurun- kendi GDOsuz/patentsiz tohumlarınızı saklayın: http://seedfreedom.in/act/seedbank/

GDOsuz/patentsiz tohumlar için yerel takaslar düzenleyin

Bir “Tohum Bombalama” etkinliği düzenleyin– Google!

Bir tohum savunucusu olun: http://seedfreedom.in/act/become-a-seed-defender/

Evinizde, kurumunuzda, köyünüz ya da beldenizde tohumların patentlenmesini reddeden bir Tohum Özgürlüğü Bölgesi kurun: http://seedfreedom.in/wp-content/uploads/2012/06/Seed-Kit.pdf

Özgürlük Tohumları filmi için gösterimler düzenleyin: http://vimeo.com/43879272 (sadece İngilizce, çevirmenler aranıyor)

Bir Toplum Destekli Tarım (TDA) girişimine katılın

Üretici pazarlarından, taze, yerel, organik, GDOsuz/işlenmemiş gıdalar satın almaya özen gösterin

Kendi GDOsuz/patentsiz gıdanızı üretin ve başkalarını buna teşvik edin

Aileniz, arkadaşlarınız, mahallenizin sakinleri ya da kurumunuzla organik (GDOsuz/patentsiz) tohum saklayan ve kullanan üreticilerden alınan ürünlerin kullanıldığı bir yemek, kahvaltı ya da piknik düzenleyerek tohum, gıda ve sağlık ilişkisi hakkında farkındalık yaratın

Çok uluslu tohum şirketleri, patent ofisleri ve yerel yönetim kurumları önünde atölye, konferans, yürüyüş, miting ya da toplantılar düzenleyerek Tohum Özgürlüğü ile gıda özgürlüğü arasındaki ilişki hakkında farkındalık yaratın

Yerel kurum, topluluk ve yöneticilere mektup yazarak ve imza kampanyaları başlatarak Tohum Özgürlüğü’nün insanlar ve çevre için önemi konusunda farkındalık yaratın. “Tohum Özgürlüğü Bölgeleri” oluşturmak için onlardan destek isteyin

Bölgesel ya da ulusal parlamentonuza imza göndererek tohum özgürlüğünü ihlal eden yasaların iptalini isteyin

Patent Ofisleri’ne yazarak tohumlar üzerinden patent vermeyi durdurmaları konusunda ısrar edin

Yaşam formlarının patentlenmesini zorunlu kılan TRIPS’in 27.3b maddesindeki zorunlu değişiklikleri tamamlaması için DTÖ’ye yazın. Tohumlar üzerindeki Mülkiyet Hakları’nı iptal etmelerini isteyin

Monsanto adına diğer ülkeleri GDO ve patentlerle tohum bağımsızlıklarını kaybetmeye zorlamaktan vazgeçmesi için Başkan Obama’ya yazın

Sanatınız ve sesinizle katkı verin- tohumla ilgili video, resim, makale ve bloglarınızı Tohum Özgürlüğü Facebook sayfasında paylaşın: https://www.facebook.com/savetheseed

Tohum meselesini derinlemesine ele alan iki belgeye şu linklerden ulaşılabilir:

1. The Manifesto on the Future of Seeds (Tohumların Geleceği Manifestosu) (2004),
2. The GMO Emperor has no Clothes: false promises, failed technologies (GDO Kralı Çıplak: sahte sözler, başarısız teknolojiler)

Kampanyayı destekliyor ve yaygınlaşması için katkıda bulunmak istiyorsanız;

Facebook sayfasını beğenebilir: https://www.facebook.com/savetheseed
Facebook etkinlik sayfasına katılabilir: https://www.facebook.com/events/436131536428020/
Tohum Özgürlüğü Eylem Takvimine eylemlerinizi ekleyebilir: http://seedfreedom.in/events/community/add
Dr. Shiva'nın video mesajını paylaşabilirsiniz: http://www.youtube.com/watch?v=ZiNj5MHgtQs&feature=plcp (Türkçe altyazı seçeneği ile)


1.8.12

Afet Sonrasında Kendimize Yardım Etmeyi Öğrensek Nasıl Olur?

Bu güne kadar yayınladığımız en uzun yazıya hazır olun ve gönülleri birbirinden büyük üç kadının bir solukta okuyacağınız Erciş macerasına buyurun.


1-5 Temmuz 2012 tarihlerinde, Van-Erciş’te, Türkiye’deki ilk afet sonrası ekolojik restorasyon atölyesi düzenlendi. YOKLUKTAN BOLLUĞA adı verilen çalışmanın amacı, deprem gibi bir yıkıcı bir olayın ardından insanların ellerinde kalanlarla yeniden başlamak için kullanılabilecekleri bazı bilgilerin felaketten etkilenen insanlarla doğrudan paylaşılmasıydı.

23 Ekim tarihinde yaşanan depremin üzerinden bir kaç gün geçmeden Emet Değirmenci bir çağrı yaptı ve bir ayağı Amerika’da, bir ayağı İngiltere’de, bir ayağı Balıkesir’de bir ayağı da Erciş’te olan gönüllü bir ekip kuruldu. Afet sonrası alışılagelmiş yardım anlayışının tersine, kendine yardım yaklaşımını geliştirmeye çalışan ekibin kısıtlı zaman ve maddi imkansızlıklarla yürüttüğü çalışma özellikle Emet’in yoğun çabalarıyla evrildi, ekip yenilendi ve büyüdü, ve büyüdü, ve çabalar yokluktan bolluğa atölyesiyle meyvesini verdi. Çalışmanın detaylarını Emet’in Açık Radyo’da Tohumdan Hasada programında Oya Ayman’a verdiği röportajdan dinleyebilirsiniz.

Bense sizi bu muhteşem çalışmada yer alan birbirinden güzel üç kadınla tanıştırmak ve deneyimlerini ve duygularını kendi ağızlarından paylaşmak istiyorum. Bu tür çalışmalar için hepimize motivasyon olması dileğiyle...

Projenin baş mimarı Emet Değirmenci sismoloji kökenli bir permakültür ve ekolojik restorasyon eğitmeni. ABD’de yaşayan ve orada dahil olduğu sayısız projenin yanı sıra hemen her yıl Türkiye’de geçirdiği zamana sığdırabildiği kadar çok eğitim ve atölye düzenleyen Emet’in çalışmalarını http://kendineyeterlitoplum.wordpress.com/ adresinden takip edebilirsiniz. Emet’in Erciş’teki çalışma ile ilgili bize anlattıkları şöyle;


Deprem olduğu günden itibaren Van için ne yapabiliriz diye kafa yoran biri olarak projeyi sonuçlandırmaktan mutluyum. Proje afişinde de duyurduğumuz gibi tamamen kişisel çabalarla ve kişilerden toplanan 1500 TL’lik bir bütçe ile tüm etkinliği gerçekleştirdik. Halka dayanan çok küçük bütçelerle de bir şeyler yapılabileceğini gösterdiğimiz kanısındayım. Elbette planladıklarımızla araziye gidince karşılaştığımız gerçekler biraz farklıydı. Örneğin gri su projesi planda yokken çocukların her gün oynadığı bir alanda koku ve çamur olan bir avluyu da iyileştirdik. Katılımcılarımız her kesimdendi; Erciş Meslek Yüksek Okulu, Van 100. Yıl Üniversitesi, çiftçiler, profesyonel seracılık yapmak isteyenler ve kendi bahçesinde bir şeyler yetiştiren kişiler. 5 günlük yoğun eğitime dayalı, güneş fırını ve biyo-kömür sobası yapımını da içeren, tohumları çimlendirerek besin ve şifa değerini onlarca kat artırabileceğimizi gösteren etkinliklerimiz oldu. Her sabah ki açılış çemberimizde yerel ve yerli kişilerin bilgeliklerinden öğrenmeye özen gösterdik. 75’lik ninemiz günaydın çemberimizi koşa koşa açıp haydi şimdi çalışmaya diyordu.

Son günki kutlamamızda özellikle çocukların teatral etkinlikleri beni çok etkiledi. Onlara dedik ki her gün bizim yaptıklarımızı izleyin ve dinleyin. Onunla ilgili resim yapın yazı yazın. Çocuklar kendileri için hazırlanan ve adına Kırmızı Çocuk Panosu dedikleri arazideki panomuza ilginç resimler astılar ilginç sözler yazdılar. Her simgenin arkasında yatan öyküleri dinledikçe bazen düşündürdüler bazen ağlattılar bazen de güldürdüler. Kapanış günündeki tiyatroda bir baktım mantar rolünde bir kız çocuğu mantarları anlatıyor. İki ağaç arasındaki iletişimi sağlıyorum ben diyordu. İlginç bir şiir de bestelemişlerdi. Ayrıca hep bir ağızdan söyledikleri 23 Ekim Depremi Rap şarkısı hepimizi ağlattı. Çünkü hem dayanışmanın hem de yok olan değerlerin, arkadaşlarının, abilerinin ablalarının komşularının sesini canlandırıyorlardı. Zaten tiyatronun başında yıkıntılar arasından taşıdıkları yaralılarla da deprem anını çok iyi görüntülemişlerdi. Hügelkültür seramıza ve gıda ormanına çocuklarla ve yaşlılarla attığımız tohumlar yeşerecek ve benzeri projeler yayılacak ümidini taşıyorum. Deprem ülkesi olan ülkemizde bir başlangıç yapmanın huzurunu duyuyorum. Umarım bu itkiyi kalıcı kılacak kolektif bir enerji daim olur.

Sevgi Akar Çanakkale Biga’da yaşayan bir permakültür tasarımcısı. Projeye katıldığını duyunca özellikle sevindiğimi söylemeliyim. Hem doğa hem de insanlarla ilişkisi çok kuvvetli olan Sevgi’nin sıcaklığı Ercişlilerin kalbini bir nebze daha ısıtmış olmalı. Sevgi’nin kendi ağzından Erciş deneyimi ve Ercişli kadınlardan bize ulaştırdıkları haberler şöyle;

Erciş’te 272 canı bir anda alan büyük bir afet yaşandı 23 Ekim ’de. Erciş’ten Malik Durmaz ve Amerika’dan Emet Değirmenci ekolojik tasarım ve uygulamalar ile afet sonrası baş gösteren çaresizliklerin ve yetersizliklerin üstesinden gelebilmenin yolları üzerine kafa yordular. Afet Sonrası Ekolojik Restorasyon (Onarım)- Permakültür Eğitimi Projesi için bize çağrı yaptılar. “Yardımcı olun, Ercişlilere ulaşalım, ekolojik restorasyonun yollarını anlatalım” dediler. Çağrıya yanıt verdik. Afet kelimesi olumsuzdu. “Yokluktan Bolluğa “ diye duyurduk projeyi. Zaten kullandığımız malzemelerin çoğu yokluktan çıktı. Yani, ömrünü tükettiğini sandığımız mutfak, tarım ya da endüstri atıkları ile bolluk yaratmanın yollarını göstermeye çalıştık Ercişlilere. Erciş’e geldiğimizde gördük ki Yeşil Erciş bir film platosu sanki. Yıkılmış binalar, çatlak duvarlar, enkazı henüz kaldırılmış, toz duman içindeki arsalar, boşaltılmış apartmanlar, konteynırlar, konteynırlar...

Permakültür uygulamalarımız 78 yaşındaki Ceylan Nenenin bahçesinde oldu. Nenemiz 11 çocuk yetiştirmiş. Oğlu Hüseyin Ceylan “yedi de gelin yetiştirdi” diyor. Nenemiz binlerce yıldır süzüle süzüle gelen toprak ve doğayı işleme bilgisinin, doğadan gelenleri işleme kültürünün bilge temsilcisi. Ceylan nene bahçesinde 3 erkek evladı, 3 gelini ve 8 torunu ile birlikte yaşıyor. Erciş’te hasbıhal ettiklerimiz, biz sormadan deprem anılarını anlatmaya başlıyor. Deprem anında nerede olduklarını, ne hissettiklerini defalarca defalarca anlatıyorlar. Sanki her anlatım yeni bir katarsis sağlıyor yüreklere. Cep telefonu ekranlarından, deprem görüntülerini izletiyorlar bize.

Ceylan Nene’nin Hüseyin oğlu ve Asuman gelinine konuk oluyoruz. Asuman, depremde 5 gün 5 gece beklemiş yıkıntıların içinden sevdiklerini çıkarmak için. İki aylık evli erkek kardeşini ve taze gelini, 15 yaşındaki körpe kız kardeşini, annesini ve dahi babasını çıkarmış enkazdan, ama canlı değil. Asuman’ın yüreği büyük deprem görmüş, binlerce Van’lı, Erciş’li gibi..Gözlerindeki ışık kaybolmuş, ışığa tutunamayan çocuklarının okuldaki başarıları düşmüş. Ekolojik Restorasyon Uygulamalarının en meraklı katılımcılarından biri de Asuman oldu. Soba ve ocak atölyesinde Emet’in “kadınlar da atölye aletlerini mutlaka kullanmalı” önerisini ikiletmedi ve hayatında ilk defa eline matkap aldı. Kullanılmış yağ kovasının dibine delikler açtı. Ben, geldiğimizden beri Asuman’ın ilk defa bu kadar geniş güldüğünü gördüm. Erciş/ Van Afet Sonrası Ekolojik uygulamalarımız Asuman’ın yüreğini restore edebilmiş midir bilmem, ama her geçen gün daha da yalnızlaştığımız şu global köyde benim yüreğim restorasyon gördü Erciş’te.

Yokluktan Bolluğa ekibinin taze kanı ise Yeliz Mert. Zumbara’dan tohum takasına, ekolojik mimariden Anadolu Jam’e her tür sürdürülebilir yaşam mecrasına da neşesini ve enerjisini akıtır. Bu deneyim onun için değerli olduğu kadar onun katılımı da herkes için çok değerli oldu. İşte Yeliz’in düşünceleri;

Depremden hemen sonra bölgeye bireysel olarak nasıl bir yardımda bulunabileceğimi düşünmüş ve arama-kurtarma ya da ilk yardım konularında eğitimli olmadığım için üzüntü duymuştum. Ancak sonrasında Permakültür ile Erciş’e gitme fikrini duyunca, insanlara kendine yeterlilik konusunda nasıl yardımcı olabileceğimi düşünmek bana büyük bir heyecan verdi. Bu anlayışla ve büyük bir şevkle Emet ve Sevgi’ye katıldım.

Proje kapsamında mevcutta var olanları gözlemledikten sonra, bulunduğumuz ortama en iyi katkıyı yapabilecek ve insanların kendi yaşam alanlarında basit çözümler ve atıklarla nasıl bir dönüşüm gerçekleştireceklerini görmelerini sağlayacak şekilde programımızı güncelledik. Oraya vardığımız andan itibaren yanında kaldığımız aileyi evden çıkan organik atıkları biriktirmeye yönlendirdik ve bunların nedenlerini paylaştık. Kimi zaman manavlardan çürümüş sebzeleri istedik, kimi zaman yolda gördüğümüz hayvan kemiklerini, at gübrelerini topladık... Bunların hepsi projemizin amacını ve yöntemini kendiliğinden insanlara benimseten unsurlardı. Elimizde var olana farklı bir gözle bakabilmeyi ve dolayısıyla bağımlı olmak yerine kendine yeterli olabilmeyi projemiz ile doğal bir şekilde aktarabildik. Erciş’te olduğum süre boyunca permakültürü çaresizlik anlarında nasıl kullanabileceğimizin yanı sıra toplumsal deneyimler de yaşadım. Özellikle kadın ve çocukların projemize katılımının, onların kendilerine ve yaşamsal ihtiyaçlarına farklı gözlerlerle bakmalarına yardımcı olduğunu hissettim. Katılımcılarımızdan Leyla’nın projemiz kapsamındaki uygulamalardan biri sırasında kurduğu şu cümle çok etkileyiciydi: ‘Deprem, kadın-erkek dinlemiyor; bizim de öğrenmemiz gerek.’

Erciş deneyimi gönülden bir deneyimdi. Maddi/manevi herkesin küçük küçük katkılarını bir araya getirmesiyle, ‘kendini adamasıyla’ gerçekleşti. O topraklara ve kültüre saygı göstermek ilk öncelikti. Halk ile bütün olma ve yerelden beslenmenin bir örneğiydi. Öğretmek isteği değil; paylaşma isteği vardı. Bu yüzden de Ninemiz beni bağrına bastı, tecrübelerini paylaştı, Asuman evini ve gönlünü açtı, katılımcılarımız şevkle bizimle çalıştı ve iyi niyetimizi paylaştı. Erciş deneyimi benim için bütünlük demekti; toprakla, insanla, kültürle, farklılıkla...


Etkinlikten diğer fotoğrafları facebook'ta görebilir, ekibe soru ve yorumlarınızı Kendine Yeterli Toplum sitesi aracılığıyla iletebilirsiniz.


22.7.12

siftahını saçına süren kadınlar

1 aydan fazla süre önce okuyunca çok heyecanlanıp, burada yayınlamak üzere izin aldığım bu yazıyı bu kadar geciktirdiğim için özür diyerek başlayacağım. Çocukların doğa eğitimi ile ilgili bir kitap çevirisini bitirmeye çalıştığım için ilgili kişilerin beni mazur göreceklerini umuyorum :)


Siftahını saçına süren kadınlar Ayacık'ın Nusratlı köyünde yaşıyorlar. 2002 yılında köye yerleşen, o günden beri Kazdağı'nı korumak ve yaşayanlarının hayatlarını güzelleştirmek için elinden geleni ardına koymayan, köyündeki kadınların ürünlerini kendi köylerinde satmaları için onlara ön ayak olan Süheyla Doğan'ın bizimle siftah heyecanını paylaştığı yazısını hiç dokunmadan paylaşıyorum. Süheyla'nın hayat, üretim, mücadele güncesini ise kendi blogundan takip edebilirsiniz.




SİFTAHIMIZI SAÇIMIZA SÜRDÜK

Veeeee, Nusratlı’da bir şeyler değişmeye başlıyor. Bir sürü dirence, bu köyden bir şey olmaz diyenlere rağmen. Bıraksalar Nusratlı’yı kadınlar kurtaracak. Tüm Dünya’yı kurtaracak olmaları gibi…

Kalkınma ajansından aldığımız destekle Köyün eski okulunu tadil ettik. Bir odasını doğal ürünler satış merkezi yaptık. Bir odası konuk odası, bir odası eğitim odası, bir odası da mutfak. Bahçemiz de kafeteryamız. Dört gündür de ev pansiyonculuğu eğitimi alıyoruz. 20 gün sürecek. 23 kursiyerimiz var. 22 kadın, 1 genç erkek. Köyden kasabaya taşınmış olan gençler de kursa katılıyor. Satış merkezimizde ürün koyanlar nöbetleşe duruyoruz. Bugün 3. gündü. İlk gün bir şişe kekik suyu sattık, ikinci gün iki adet yazma.

Henüz raflarımızın yarısını ancak doldurmuşken 35 plakalı bir araç geldi köy meydanına. Bugün ben nöbetçiydim. Karşıladım arabayı. “Hoş geldiniz köyümüze, buyurun bir çay ikram edelim.” Dedim. “Köy girişinde tabelayı gördük, satış merkeziniz varmış, bakalım dedik.” dedi kadın. Çok sevindik, buyur ettik merkezimize. Ürünlere bakarken başından ayrıldık rahatsız etmeyelim diye. Sorularına cevap verdik. Bizden etkilenmiş olsa gerek, belki de ihtiyacı olmadığı halde kırmızı bir yazma seçti, bir bebek yeleği, bir paket fıstık, bir paket de badem içi. Yazmada indirim istedi, ürün sahibine sormadan indirim yapamayacağımızı, zaten yeleğin de çok ucuz olduğunu söyledik, ikna olduJ Kırık lira tuttu aldığı ürünler. Yüzde onu Derneğe kalacak. Üç kadının ürünü satılmıştı: Birgül, Nebahat, Ayten. Sanki milyonlar kazanmıştık. Üç kadının da kendi adlarına ilk ürün satışlarıydı. Parasının üstünü el birliğiyle verdik. Sonra bahçede çay ikram ettik konuğumuza. Ben aldığım parayı sevinçten sallayarak gösterdim bahçedeki diğer kadınlara. “Siftahımızı saçına sür Süheyla Abla” dediler. Erkekler sakallarına sürdüklerine göre, biz de saçı uzun aklı kısalar olarak saçımıza sürmeliydik uğur getirsin diye.

Konuğumuz çayını yudumlarken ne dese beğenirsiniz: “Okumuş bir kız var mı köyünüzde, oğluma bir kız arıyorum, bu köyü çok sevdim.” Şaşırmıştım, ilk kez gördüğüm birinden çöp çatanlık önerisi ile karşılaşacağım hiç aklıma gelmezdi. Oğlu iyi bir şirkette insan kaynaklarında çalışıyormuş. Ben de “Bizim köyün delikanlıları da eş arıyor ne yazık ki genç kızımız yok.” dedim.
Pansiyonculuk eğitimimiz kadınlarımızda beklediğimin de üstünde bir etkiye sahip olacak gibi görünüyor. Bir yandan da özgüven sağlıyor eğitimler. Kasabada oturan genç kadınlar köyde boş duran evlerini açmaya, eşlerini evlerini onarmaya ikna etmeye başladılar. Köylülerin evlerinden birisi hazır, diğeri onarmaya başladı, bizim inşaat sürüyor. Bir başka arkadaşımızın evi de kullanıma uygun. İki adet sağlam boş ev daha var. Birkaç adet yatak ve bir iki dolap bulsak o evlerin sahipleri de kullanıma verecek evlerini.

Acentalarla görüşmeye başladım, köye kahvaltı ve çaya gelmeleri için. İki acentaya teklif hazırlayıp yolladım. Ancak acentalar yerine esas konuklarımızın yakınlarımız, arkadaşlarımız ve ekoturizme meraklı dostlarımızın olmasını arzu ediyor gönül.

Bu yaz hepinizi Nusratlı Köyü’ne bekliyoruz. Desteğiniz bizi güçlendirecek ve onurlandıracak.

Süheyla Doğan
Nusratlı Köyü Kültür Turizm ve Dayanışma Derneği Bşk.
05334552102
Fotoğraflar:

4.6.12

http://kurtajyasaklanamaz.com/













İMZALA

BAŞBAKANIN VE HÜKÜMETİN TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİNİ, KADIN BEDENİNİ, DOĞURGANLIĞINI VE CİNSELLİĞİNİ HEDEF ALAN POLİTİKALARINA SONUNA KADAR HAYIR DİYORUZ!

Kürtajı yasaklamak için başlatılan sürecin DERHAL durdurulmasını talep ediyoruz!

Kürtajın yasaklanması veya süre ve koşullarının daha da daraltılması:

  • kadınların sağlık ve yaşam haklarının ihlalidir!
  • kadınların cinsel ve doğurganlık sağlıkları ve hakları ile ilgili karar verme haklarının ellerinden alınmasıdır!
  • kadınların eşit bireyler olarak görülmediği süregelen muhafazakar zihniyetin bir başka tezahürüdür!

Kürtajın yasaklanmasına dair çalışmaların bir süredir planlandığı, Başbakan'ın Mayıs ayının son haftasındaki demeçleriyle ortaya çıktı. Hiçbir bilimsel veriye dayanmayan bu vahim girişim dünya deneyiminin de gösterdiği gibi kürtaj oranlarını düşürmeyeceği gibi, güvensiz koşullarda kürtaja yol açıp kadın ölümlerini artıracaktır.

KÜRTAJ DEĞİL, ESAS KÜRTAJIN YASAKLANMASI CİNAYETTİR!

KADINLARIN ÖZGÜR TERCİHİYLE YAPILAN GÜVENLİ KÜRTAJ YAŞAM HAKKIDIR; KISITLANAMAZ, YASAKLANAMAZ!

Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, güvenli olmayan koşullarda yapılan düşükler nedeniyle her yıl dünya çapında on binlerce kadın hayatını kaybetmektedir. Türkiye'de istenmeyen gebeliklerin istemli olarak sonlandırılmasına yasal olanak sağlanması anne ölüm hızının düşmesine katkı sağlamış ve bu oran 1970'lerden 2000'lerin ortalarına, 100 bin canlı doğumda 250'den 28'e düşmüştür. Kürtajın Türkiye'de arttığı yönünde hiçbir veri yoktur; tam tersine 1993'te 100 gebelikten 18'i kürtajla sonuçlanırken, bu oran 2008'de yüzde 10'lara gerilemiştir. 1994 ile 2011 yılları arasında 26 ülke kürtaj ile ilgili engelleri kaldırmaya yönelik adımlar atmışken, Türkiye'de yasaklanması veya kısıtlanması kabul edilemez. Güvenli kürtaj hakkının kullanımını sadece tıbbi zorunluk ve tecavüz durumlarıyla kısıtlamak, kadınların temel bedensel ve cinsel haklarını marjinalleştirmekte ve hakkın kullanımını mecburiyet koşullarına indirgemektedir.

Ücretsiz, kolay erişilebilen, yüksek standartlardaki doğum kontrol yöntemlerini teşvik etmek yerine kürtajın kısıtlanarak ya da yasaklanarak kadınların sağlık ve yaşama hakkının riske atılmasına karşı çıkıyoruz. Kürtaj bir seçim özgürlüğü olduğu kadar aynı zamanda sosyal bir hak olarak da yaşamsaldır. Çünkü kadınlar için özgür, ücretsiz, ulaşılabilir, güvenli, yasal bir kürtaj hakkı aynı zamanda yaşam hakkıdır. Asıl cinayet kadınları hayatlarını riske atacak tehlikelere zorlamaktır.

GÜVENLİ KÜRTAJ HAKKI, KADINLARIN KENDİ BEDENLERİ ve DOĞURGANLIKLARI ÜZERİNDE KARAR VERME HAKKININ VAZGEÇİLEMEZ BİR PARÇASIDIR!

Kişinin kendi bedeni üzerindeki kontrol ve güvenli kürtaja erişimi de içeren cinsel sağlık ve üreme sağlığı haklarının kısıtlanması temel insan haklarının ve kadının insan haklarının açıkça ihlalidir. Türkiye, hem kendi mevzuatı hem de taraf olduğu uluslararası sözleşmeler uyarınca, cinsel ve üreme sağlığı hakları konusunda yeterli ve kapsamlı hizmetler sunmak ve bu hizmetleri erişilebilir kılmakla yükümlüdür. Türkiye'de çocuk yaşta evlilikler, zorla evlendirmeler, kadın cinayetleri, tecavüzler, kadın cinselliği üzerinde oluşturulan ahlaki baskı mekanizmaları normalleştirilmiştir. Doğum kontrol sorumluluğu temel olarak kadınlara yüklenmiştir. Ancak kadınların ücretsiz doğum kontrol araçlarına kolayca erişemediği, en yaygın doğum kontrol yönteminin geri çekme olduğu, kadın istihdamının düşmeye devam ettiği ve kadın yoksulluğunun hızla arttığı bir ülkede kadınların gebeliğini isteyerek sonlandırma hakkını kısıtlamak veya yasaklamak kadınları tehlikeli koşullarda kürtaja sürükleyecek açık bir ayrımcılıktır.

MİLİTARİST, AYRIMCI SÖYLEM ve UYGULAMALARLA İNSAN HAKLARINA SALDIRILMASINA İZİN VERMEYECEĞİZ!

Başbakan "Her kürtaj bir Uludere'dir" diyerek, kadınların bedensel haklarını yaşama geçirmeleri ile bombalı bir saldırıyla insanların öldürülmesini eş tutmuştur. Bu ayrıca Kürtlerin ve kadınların insan haklarını tartışmaya açan ayrımcı ve militarist bir açıklamadır; oysa devletin birincil görevi tüm vatandaşlarının insanca yaşamalarını sağlamak, eşitlik, hak ve özgürlüklerini güvence altına almaktır.

Türkiye'nin taraf olmakla övündüğü Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi'nin 16.1.e maddesine göre "kadınlar çocukların sayısına ve dünyaya getirilme zamanına serbestçe ve makulce karar verme hakkına sahiptir". Kürtajın yasaklanması yönünde hükümetin bu girişimi kadınların kendi bedenleri üzerinde tasarruf hakkını yok sayan, kadınların birincil varlık sebebini soyun üremesi olarak gören, neo-liberal nüfus politikalarını kadın bedeni üzerinden kurgulayan süregelen kadın düşmanı zihniyetin bir başka ürünüdür.

Böylesi bir karar milyonlarca kadının yaşam hakkının ve kadın, erkek ve çocukların insan onuruna yaraşır bir yaşam sürme haklarının açık bir ihlali anlamına gelir.

Biz imzacı örgütler olarak, kürtajı yasaklamak için başlatılan sürecin ve Başbakan ve Hükümetin kadın bedenini hedef alan siyasetinin DERHAL durdurulmasını talep ediyoruz!

21.5.12

Burçin Anne'nin bir çiftliği var...

... Çiftliğinde milyonlarca solucanı var! Toprak solucanlarından farklı olarak besinlerden oluşan bir yatağın içinde yaşayan bu özel tür solucanlar sessiz sedasız çalışıyor ve organik atıklarla beslenerek dünyadaki en değerli hayvansal gübrelerden birini üretiyorlar.

Jeoloji Mühendisi Burçin Karababa kızı Derinsu’yu organik besinlerle, katkı maddesiz yiyecek ve içeceklerle beslemek arzusuyla balkon bahçeciliğine başlamış. Organik tohum ve organik gübre peşinde koşarken %100 ORGANİK SOLUCAN GÜBRESİ ile tanışmış. Önce “Solucan ne ki gübresi ne olsun” demiş ama yaptığı araştırmalar ve solucanların peşinde çıktığı yolculuklar sonucunda şimdi bir solucan gübresi üreticisi!

Kendisinden biraz teknik bilgi alalım;
“Solucanların sindirim sistemlerinde çok sayıda bitkiye faydalı mikroorganizmalar, azot bağlayıcı bakteriler, mikorizal mantarlar, antibiyotik etkisi yaratacak doğal büyüme hormonları, enzimler bulunur. Bunların dışında solucanların üzerlerinde ve sindirim sistemlerinde bulunan ve onları dışardan gelecek patojenik etkilerden korumak için salgıladıkları mukus yani sölom sıvısı vardır. Solucanlar yediklerini bu değerlerle birlikte dışkılarlar. Ve bulundukları ortama ve dışkılarına sölom sıvılarını bırakırlar. Solucanların dışkıları ile oluşan bu gübre, aklınıza gelebilecek her tür bitkide kullanılabilir formdadır. Solucan Gübresi kullanıldığı bitkilerin verimini, kalitesini, dayanıklılığını arttırırken bitkilere doğal aromasını ve nefasetini kazandırır, bitkinin kök ve kök çevresindeki hastalıklara karşı direncini sağlar. Organik madde muhtevası nedeniyle toprağın yapısını düzenler, toprağın su tutma ve havalanma kapasitesini arttırır. Gübreye geçen enzimler, yoğun bitki besin elementleri ve doğal büyüme hormonları bitkilerde sağlıklı ve hızlı gelişim sağlar.”

İşte bunları öğrenen Burçin hanım bir avuç solucan edinip mutfağında, evet yanlış okumadınız MUTFAĞINDA solucan gübresi üretmeye başlamış ve 2005 yılında solucan ve gübre üretim tesisi EKOSOLFARM’ı kurmuş. Ama Burçin hanımın gözünde solucanlar bedava iş gücü, organik tarım ise karlı bir sektör değil. Onun için en önemlisi solucanların mucizesini insanlara tanıtmak ve evde solucan gübresi üretimini teşvik ederek mutfak atıklarının yerinde, maliyetsiz, enerji tüketmeden geri dönüştürülmesini sağlamak. Yani o sattığı ürünü müşterilerinin evlerinde üretmesini hedefleyen değişik bir iş kadını :).
“Maalesef geri dönüştürülen ürünlerin birçoğu geri dönüştürülürken, o ürünü üretirken harcanan enerjiden daha fazla enerji harcanıyor. O zaman amaç ve felsefe atık azaltma olmalıdır. Yani sorun başlamadan çözüm yaratılmalıdır. Türk mutfak kültürü yemek öncesi hazırlığında fazlaca atık çıkartan bir yapıya sahiptir. Yaprak sarmalar, dolmalar, karnı yarıklar, salatalar derken bu yemek hazırlıkları esnasında, aslında evimizdeki, balkonumuzdaki ve bahçemizdeki tüm bitkilerin ihtiyacı olan önemli bir şeyi çöp diye atıyoruz. Oysa her çöp çöp değildir. Bunları bir kompost ünitesi sayesinde solucanlar yardımıyla dönüştürebilir ve tüm bitkilerimizin ihtiyacı olan çok değerli bir gübreyi kendimiz mutfak atıklarıyla elde edebiliriz. Üstelik bu işlemi solucanlar yardımı ile yaparsak diğer kompost üretim tekniklerinde oluşabilecek sinek, koku gibi bizleri rahatsız edebilecek olumsuzluklardan da uzak kalmış oluruz.

Evimizde SOLUCAN GÜBRESİ üretirsek; Evsel atıklarımız değerlendirilmiş olur, %100 Organik bir gübreye sahip oluruz, organik ve yerel tohumu da bulursak gönül rahatlığı ile bahçemizin bir köşesinde veya balkonumuzda organik yetiştiricilik yapabiliriz, evlerimizdeki çiçeklerde bu organik gübreyi kullanır çocuklarımıza kimyasal solutmayız, bahçemizde organik gübre kullanırsak çocuklarımız rahatlıkla çıplak ayakla yere basar, meyve ağaçlarından meyvelerini yer, çevreye sağladığımız katkıdan dolayı gönlümüz rahat sağlığımız yerinde olur.”
Saksı çiçeklerinizden meyve ağaçlarınıza ve yeşil sebzelerinize her bitkide, hem toprak hem yaprak gübresi olarak kullanılan solucan gübresini evde nasıl üretebileceğinize dair detayları da Ekosol’ün web sitesinde bulabilirsiniz. Evet evinizde solucan beslemek kulağa hoş gelmiyor olabilir ama ölmek üzere olan patlıcanlarınızın iki gün sonra çiçek açtığını görünce solucanlara aşık olacağınızdan eminiz.

Biz evde solucan yetiştiriyoruz. Ya siz?

15.2.12

ciciler


Biliyorsunuz şimdiye kadar ürün yelpazemiz kaplar ve yıkanabilir pedler ile sınırlıydı. Bu yelpazeyi artık genişletmeye başlıyoruz. Aşağıda hem şimdiye kadar sunduğumuz ürünlerin hem de seçtiğimiz bazı yeni ürünlerin bilgilerini bulabilirsiniz. Yıkanabilir ped kullanmak sizin için fazla radikal bir yenilik mi? Sağlıklı, ekolojik, ucuz ve rahat menstruasyon için daha bir sürü seçeneğiniz var!

MeLuna Menstruasyon Kabı

MeLunalar şimdiye kadar üç boydu, ekstra büyük boy seçeneği ise piyasaya yeni sürüldü.

Küçük boy: Çap 40mm, Derinlik 40mm, Kapasite ~10ml deliklere kadar, 15ml ağzına kadar, Renk seçenekleri: renksiz, kırmızı, mor
Orta boy: Çap 45mm, Derinlik 45mm, Kapasite ~15ml deliklere kadar , 21 ml ağzına kadar, Renk seçenekleri: renksiz, kırmızı, mor
Büyük boy: Çap 45mm, Derinlik 54mm, Kapasite ~24ml deliklere kadar , 32 ml ağzına kadar, Renk seçenekleri: renksiz, kırmızı, mor

YENİ! Ekstra büyük boy: Çap 47mm, Derinlik 56mm, Kapasite ~30ml deliklere kadar , 42 ml ağzına kadar, Renk seçenekleri: renksiz ve mor

YENİ
! MeLuna soft: %25 daha yumuşak malzemeden üretilen bu kapların katlanarak yerleştirilmesi ve çıkarılması daha kolay, ancak biraz el alışkanlığı gerektiriyor... Küçük, orta, büyük ve ekstra büyük boylarda.

MOJİMİ Yıkanabilir Ped: 


Uzunluk 27 cm, kırmızı ve kırmızı ekoseli pamuklu kumaştan


Ve dilerseniz günlük kullanım için;
YENİ! MOJİMİ Günlük ped:
Uzunluk 21 cm, beyaz ve beyaz çiçek desenli pamuklu kumaştan








YENİ! LEVANT Sünger

Evet, bildiğimiz deniz süngeri. %100 organik malzeme dışında hiçbir şey içermez. Islandığında yumuşayarak serviksin şeklini alan süngerlerin kullanım süresi 1 yıldır. Sünger yoğun günlerde 2-3 saatte, hafif günlerde 4-6 saatte bir çıkarılmalı, soğuk su ile durulandıktan sonra (sıcak su kanı pıhtılaştıracağı için) tekrar yerleştirilmelidir. İstenirse yerleştirmeden önce bir kez de ılık suyla yıkanabilir. Menstruasyon döngünüz başlamadan önce ve bittikten sonra temizlik için süngerin sirkeli ya da hidrojen peroksitli suda bir kaç saat bekletilmesi dezenfeksiyon sağlayacaktır. Ayrıca hidrojen peroksit uygulaması koyulaşan rengi de açacaktır. Yine çay ağacı yağı damlatılmış su da dezenfeksiyon için idealdir. 7 cm uzunluğundaki süngerler yoğun akıntı için uygun olup orijinal boyutuyla denendikten sonra arzu edilirse kesilerek küçültülebilir. Ayrıca akıntınız fazla ise iki tanesi aynı anda da kullanılabilir. Doğal sünger kesinlikle kaynatılmamalıdır. Eğer vajinal bir enfeksiyon yaşarsanız daha önce kullandığınız süngeri atarak yeni bir sünger kullanmaya başlamanız tavsiye edilir. Sünger kullanımı hakkında sorularınız için bize ulaşabilirsiniz.

YENİ! JOYDIVISION Soft Tampon

Menstruasyon sırasında sorunsuz cinsel ilişki için tasarlanmış, kimyasal madde içermeyen sünger tamponlar; kesinlikle bir doğum kontrol yöntemi değildir. Her bir tampon kullanma kılavuzu ile birlikte gönderilir. Sorularınız için bize ulaşabilirsiniz.

8.1.12

bir de diş macunu meselesi var

Yeri gelmişken şu diş macunu konusunu da konuşalım değil mi? Önceki yazıda bahsettiğim gibi, benim 2 senedir kullandığım formül eşit miktarda karbonat ve tuz, esansiyel yağ ile dilediğiniz kıvamı tutturacak kadar suyu bir kapta karıştırıyorsunuz ve istediğiniz aromada bir diş macununuz oluyor. Tuzun deniz tuzu ve mümkün olduğunca ince öğütülmüş olması tercih edilir. Nane ve limon yağları klasik tercihler, ben diş hassasiyetine de iyi geldiği için karanfil yağı kullanıyorum. Bu tarifi sayısız blog ve internet sitesinde gördüm ama Ross ve Jenny Mars'ın Getting Started in Permaculture (Permakültüre Başlangıç) kitabında okuduğumdan beri gönül rahatlığıyla kullanıyorum.

Bu diş macunu meselesi tabi oldukça hassas. Diş sorunlarıyla başa çıkmak hem çok sancılı, hem pahalı hem de uzun zaman alabiliyor. Bu tür ev yapımı tarifleri verenler mutlaka uyarıyorlar, diş hekiminize danışmadan kullanmayın diye. Ancak biliyoruz ki bazı diş hekimleri bu tür formüllerin kullanımını kesinlikle önermiyor ve piyasadaki diş macunlarını kullanmamızı istiyorlar. Bazıları ise gayet olumlu bakıyor. Endüstriyel ürünlerden ziyade ev yapımı formülleri neden tercih ettiğimizi yorumlarda tartışalım. Bu yazıda birkaç tarif ve ilginç bilgi paylaşmak istiyorum.

Bu yazıyı yazmama vesile olan ve daha önce hiç duymadığım tarif SadeceAnne'den:

  • Bir ölçek “Bentonite Clay” (bir çeşit doğal kil, faydaları saymakla bitecek gibi bir meret değil)
  • Bir ölçek su
  • Bir ölçek toz halinde xylitol (opsiyonel)
  • Bir kaç damla okaliptüs esansiyel yağı (biz bunu koymadık)
Bunun dışında en sağlıklı formüller tuz ve/veya karbonat, ferahlatıcı aroma katmak için esansiyel yağlar, kıvam oluşturmak için hindistan cevizi yağı, dezenfeksyon için oksijenli su ve doğal tatlandırıcı olarak xylitolün kombinasyonlarından oluşuyor. Karbonat temelli bu macunların her gün kullanılmasının dişlere zarar verdiğini iddia edenler de var, yıllardır bu formülü kullanıp çok memnun olanlar da...

Diğer bir cephede Dr. Gerard F. Judd, Good Teeth From Birth to Death (Doğumdan Ölüme İyi Dişler) kitabında ve yazdığı diğer makalelerde gliserinsiz doğal yağlardan üretilmiş sabun kullanmayı öneriyor! Dr. Judd diş bakımı ile ilgili mineral ve vitamin takviyeleri de içeren bütüncül bir program oluşturmuş, bunu anlatmak için önce kitabı okumak lazım. Ama bu önerilerin birkaç temel dayanağı var ki diş bakımı konusunda tamamen farklı bir bakış açısını işaret ediyor o yüzden bahsetmeliyim:
  • Diş ve diş etleri kendilerini temizleme mekanizmalarına sahiptir ancak dişe zarar veren en önemli faktör asitli yiyeceklerdir, bunlar tüketildiğinde su, süt ya da kahve gibi asitliği olmayan sıvılardan bir yudum alınması, ya da gargara yapılması bu etkiyi ortadan kaldıracaktır.
  • Diş minesinin zarar görmesinin diğer önemli nedeni dişlerin ihtiyaç duydukları mineralleri düzenli olarak dışardan edinememesi. Çünkü gliserinli macunlar dişleri kaplayıp mineral emilimini engelliyormuş. Gliserin 11 kez çalkalamayla ancak arınırken doğal sabunla fırçalarsanız 2 çalkalamayla dişlerinizi mineral emilimini engelleyici tabakadan arındırabilirmişsiniz. Bunu denemeyi planlıyorum, çok küçük miktarda ve suyla inceltilmiş, belki biraz da esansiyel yağ damlatılmış zeytinyağı sabununun tadını kaldırabilirmiyim görelim.
  • Sanıldığı gibi şeker ve bakteriler diş çürümesine yol açmazmış! Şeker tükürük üretimini arttırdığı için tersine dişleri korumak için faydalı bile diyor. Halbuki susam sokağındaki dişleri hapur hupur yiyen mikroplar çok inandırıcıydı.
  • Florür aslında bir zehir ve atık sularımızdaki kimyasallar içme suyumuza geri karıştığı için bizim az miktarda kullandığımız florürler sularda birikip ölümlere neden oluyor. Florür nedeniyle ölüm sayısı arsenikten kat kat fazlaymış!
Bir başka yeryüzü dostu yaşam sitesinde yine daha önce duymadım bilgilere rastladım. Mesela yenebilen tüm yeşil bitkilerin (maydanoz, kişniş, kereviz sapı gibi) çiğ olarak çiğnendiğinde florür kaynağı olarak dişleri güçlendirdiği, yeşil çayın iyi bir gargara olduğu, ağız kokusunun genellikle dil üzerinde oluşan bir tabakadan kaynaklandığı ve ters bir bir kaşık yardımı ile hafifçe kazınarak bu tabakanın temizlenebileceği, diş temizliğinde karbonat (sodyum bikarbonat) size fazla güçlü geliyorsa yerine daha hafif olan kalsiyum karbonat (tıbbi kireç) kullanılabileceği...

Sizin denediğiniz ve tavsiye ettiğiniz ev yapımı diş temizleme formülleri var mı?

6.1.12

şampuansız yaşanır mı?

Zeytinyağının membağında yaşadığım ve musluğumdan akan su dağdan geldiği için birkaç yıldır zeytinyağı sabunu dışında saçıma hiçbirşey sürmediğimi her fırsatta söylüyorum. Suları sert olmayanlara da hep tavsiye ediyorum. Dişlerimi tuz, karbonat ve karanfil ya da nane yağından yaptığım macunla fırçalıyorum, koltuk altı deodorantı olarak karbonat kullanıyorum, ev temizliğinde yine zeytin yağı sabunu, kül suyu, sirke ve karbonat tüm ihtiyacımı görüyor. Evet ortalama bir kadın için çamaşır suyu ve saç kremi vazgeçilmez şeyler biliyoruz ama vücudunuzu maruz bıraktığınız ve kanalizasyon yoluyla doğaya saldığınız kimyasalların alternatifleri olduğunu bilip bilinçli tercihler yapmanıza vesile olmak istiyoruz. Haydi en kolay başlayabileceğiniz yerden siz de başlayın! İşte cesaretlendirici bir örnek.
Doğa dostu yöntemlerle inşa ettikleri küçük evinin güncesini takip ettiğimiz Zeynep sayesinde güzel bir anne bloguyla daha tanıştık. Sade Anne Tsh, kendisi ve ailesi için şampuan masrafından ve şampuanların içerdiği kimyasallardan kurtulmak için denediği bir yöntemi paylaşmış.










Yazıyı biraz özetleyerek çeviriyorum:
Birkaç ay önce şampuansız temizlikle ilgili internette yazılar okumaya başladım. Ama birçoğunuz gibi benim de kafam karışıktı. Buna gerçekten gerek var mıydı? Şampuan kullanmanın ne zararı vardı? Saçımız yağlanıp kokmaz mıydı? Sonuçta çok sevdiğim blogların 12incisinde de bu konseptle karşılaşınca denemeye karar verdim. Sonuçtan memnun olmazsam şampuanlarıma geri dönebilirdim. Ama eğer memnun kalırsam ucuz, kolay ve
zehirsiz bir saç bakım yöntemi bulmuş olacaktım.

Neden?
İşin nasıl kısmına geçmeden önce nedenini anlatmam daha iyi olacak. İnternette bu konuda çok değerli bilgiler var ama bana hitap eden birkaç noktayı paylaşmak istiyorum.
1. Şampuan bir deterjandır: Şampuan saçınızı temizlemek için vücudunuzun doğal olarak ürettiği sağlıklı yağlardan arındırır. Bu yağların üretilme amacı saçınızı korumak, yumuşatmak ve sağlamlaştırmaktır. 20. yüzyıla kadar insanlar geleneksel sabunlarla, bu önemli yağları arındırmadan saçlarını temizliyorlardı. Ancak endüstriyel yerleşimlerde suyun mineral yapısı daha ağır olduğu için sabun iyi sonuç vermemeye başladı.
2. Şampuanlarda birçok kimyasal madde var: Ailecek gıda kılığına girmiş paketli kimyasallardan uzak durmaya çalışıyoruz. Ancak derimiz en büyük organımız ve son derece geçirgen bir yapısı var. Derimizle temas eden maddeler kana çok daha hızlı karışıyor. Gıdamıza bu kadar dikkat ederken derimize sürdüğümüz şeylere de dikkat etmek mantıklı değil mi? Şampuan da bu kategoriye dahil olduğu için bir alternatif arayışındayız. Çoğu şampuan saç tellerini kaplayarak yapay bir parlaklık kazandıran petrol yan ürünü mineral yağlar içeriyor. Bu yağlar deri tarafından emilemediği için doğal yağların kafa derisi tarafından atılmasını da engelleyerek daha fazla temizlik ihtiyacı yaratıyor. Bu yüzden şampuan kullandıkça ihtiyaç artıyor.
3. Şampuan gereksiz masraf yaratıyor: Yani şampuan gerçekten işe yaramadığı için bir de üstüne başka saç bakım ürünleri kullanmayı gerektiriyor. Doğal yağları kaybettiğimiz için krem, köpük gibi doğal olmayan maddelerle saçımızı şekillendirmek zorunda kalıyoruz. Biz ise ucuz ve sade yaşamak isteyen bir aile olarak gerçekten ihtiyacımız olmayan şeyleri hayatımızdan çıkarmaya çalışıyoruz.

Nasıl?
Karbonat dostunuzdur: Karbonat evde pek çok kullanımının yanı sıra saçınızda da mucizeler yaratır. Karbonat en zayıf alkali maddedir ve saçınıza zarar vermeden temizler. Bir çok doğal temizlik formülü gibi burada da durağan bir tarif veremeyiz, kendinize uygun oranları deneyerek bulmanız gerekir. Standart oranlar 1 yemek kaşığı karbonata bir bardak su olarak veriliyor. Kalın güçlü saçlar için karbonat miktarını arttırıp zayıf ince saçlar için azaltabilirsiniz. Ben bir su şişesine bir kaşık karbonat koyup sonra suyla dolduruyorum ve kullanıma hazır oluyor. Duştayken saçımı önce ıslatıp sonra karbonatlı karışımla saç diplerine masaj yapıyorum, yağlar saç dibinde yoğunlaştığı için diplere uygulamanız genellikle yeterli oluyor. Birkaç dakika bekledikten sonra duruluyorum.
Elma sirkesi diğer dostunuzdur: Elma sirkesi hafif asitlidir ve saç kreminin yerini tutar. Saç tellerini çözer, gözenekleri sıkılaştırır ve saçın pH dengesini sağlar. Karbonat gibi bu da bir kaşık sirke ile bir bardak suyun karışımı şeklinde kullanılıyor. Bu karışımlar için eski şampuan şişelerini kullanıyorum. Saçım biraz yağlı olduğu için sirkeyi sadece uçlarda kullanıyorum.
İşte saç bakım rutinim bu.
Ek bilgiler:
· Birkaç hafta ya da birkaç aylık bir geçiş süreciniz olabilir. Saç deriniz alışkın olduğu gibi deterjanla temizlenmediği için normalden fazla yağ üretebilir. Benim için geçiş süreci iki hafta sürdü ve çok da korkunç bir durumla karşılaşmadım.
· Duyduğuma göre zamanla karbonat ve sirkeyi de bırakıp sadece suyla temizlemek de mümkünmüş. Ben henüz o aşamaya gelmedim.
· Geçiş sürecinden sonra saçınızın hala çok yağlı olduğunu düşünüyorsanız, daha az sirke kullanabilir ya da hiç kullanmayabilirsiniz. Bazıları sirke yerine limon suyu kullanıyorlar.
· Saçınız fazla kuruysa daha az karbonat kullanın ve sirke yerine bal kullanmayı deneyin.
· Bunlar dışında bir şey kullanmıyorum, saçlarım eskisinden çok daha güzel görünüyor ve çok kolay şekil alıyor.
· Bu formülü çocuklarda da kullanıyoruz. Hormonları aktif olmadığı için saçları çok daha az yağ üretiyor ve haftada bir kez yıkamak yetiyor.

Tsh orijinal yazısından iki yıl sonra bize hala bu formülü kullanıp kullanmadığı hakkında da bilgi vermek için bir yazı yazmayı da unutmamış. Bu yazıda bahsettiği formülü iki yıldır kullanmaya devam ettiğini belirtip bazı sorulara da cevap vermiş:

1. Sirke kötü kokmuyor mu?
Hayır. Kullandığınız sırada kokuyu alıyorsunuz ama duruladıktan sonra koku tamamen kayboluyor.
2. Saçını hangi sıklıkla temizliyorsun?
Mevsime bağlı aslında ama ortalama 4-5 günde bir. Şampuan kullanmadığım için vücudum boş yere fazla yağ üretmiyor.
3. Formülü denedim ve saçım çok sert/yağlı/kuru/yapış yapış oldu. Nerede hata yaptım?
Ben konunun uzmanı değilim ama, muhtemelen sadece kullandığınız formülü kendinize göre ayarlamanız gerekiyor. Bazı arkadaşların sirke yerine bal kullandığını ya da karbonatı çok az suyla macun kıvamında kullandıklarını biliyorum.
4. Şampuan çok mu kötü bir şey?
Hayır. Ama şampuan kullanmamak ben ve ailemin yaptığı küçük şeylerden biri ve çok faydasını görüyoruz. Saç bakım ürünleri masrafımızdan tasarruf ediyoruz, saçımızın daha sağlıklı olduğunu hissediyoruz ve şampuan imalatı ve kullanımının yarattığı çevre kirliliğine katkıda bulunmamış oluyoruz.
Tsh'in yazısı birçok yorum almış; sorular, öneriler, deneyimler...biz de sizin şampuansız saç temizliği hakkındaki görüş ve deneyimlerinizi merak ediyoruz.

2.1.12

yeniyıl yazısı olmazsa olmaz :)

Umarız bu yılbaşını tüketim toplumunun kurbanı olmadan, sevdiklerinizle anlamlı bir şekilde geçirmişsinizdir. 2012 ile ilgili kehanetlere çok da takılmadan biz bu yıl da dünya için elimizden geleni yapmaya devam edeceğiz.

Blogu açtıktan bir süre sonra, Zumbaracı Cihan'ın önerisiyle facebook sayfamızı da açmıştık. Kullananlar biliyor; fikirleri, haberleri paylaşmak için o kadar kullanışlı bir ortam ki tembellik yapıyor, facebook sayfamız bu yüzden blogun önüne geçmiş durumda. Ancak gündelik olarak takip etmek daha kolay olsa da geri dönüp arşiv incelemek çok zor. Bu yüzden 2012 için tuttuğumuz niyetlerden biri de bu durumu değiştirip hem bloga daha fazla özgün içerik girmek, hem de facebookta yaptığımız paylaşımları bloga da taşımak. Bu konuda sizlerin yardımına ilk günden beri açığız ama bu vesileyle tekrar hatırlatalım. Dünyayı Kurtaran Kadınlar hakkındaki fikir görüş ve önerilerinizi, blog içeriğine ya da facebook sayfasına aktif katılımınızı sabırsızlıkla bekliyoruz.

6.11.11

Cesur Filiz'in Yeni Dünyası

Filiz, bir yazar, şair, seyyah, grup süreçleri ve diyalog kolaylaştırıcısı ve sosyal girişimci. Onunla önce permakültür ağı üzerinden sanal olarak, sonra bir Kazdağları Otoburları buluşmasında şahsen tanışmıştım. O gün bugündür, yaptıklarının ve yazdıklarının sıkı takipçisiyim. Şu an içinde bulunduğu ve aslında hepimiz adına çıktığı yolculuğu sizlerle paylaşmak istiyorum.


Aslında Sürdürülebilir yaşam blogundan tanıdığımız Filiz 2005 yılından beri geliştirdiği sayısız projeyle Türkiye'deki sürdürülebilir yaşam hareketine inanılmaz bir ivme kazandırdı. Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali, Türkiye Permakültür Ağı ve Slow Food Gençlik Gıda Hareketleri, Türkiye’deki ilk Art of Hosting Participatory Leadership eğitimi, Ekolojik Mimari ve Doğal Yapı Atölyesi ve Anadolu Jam buluşması bunlardan bazıları. Son görüşmemizde birinci Türkiye Permakültür Buluşması'nın organizasyon ekibinde beraber yer alma zevkini yaşadığım sevgili Filiz şu anda dünyanın ve insanlığın dönüşümü ve cesur yeni dünyanın doğumu ile ilgili hikayeler toplamak ve paylaşmak üzere yollarda…


Filiz yolculuğuna cesur yeni dünya adını verdi. İnsanlık tarihindeki en önemli geçiş sürecinin hikayesini bizimle paylaşmayı amaçlıyor. Kendilerini ve toplumlarını dönüştürürken Cesur Yeni Dünya'yı yaratan cesur insanların ilham veren hikayelerini... İlk ayağı Amerika'nın batı kıyısında gerçekleşen proje, dünyanın ve insanlığın içinde bulunduğu geçiş sürecinde bireylerin ve toplulukların dönüşümü ve yeni dünyanın yaradılış süreciyle ilgili hikayeler paylaşıyor. Permakültürden alternatif ekonomiye, şamanik uygulamalardan Amerika'daki İşgal Et (Occupy) Hareketine, sürdürülebilir yaşama dair pratik bilgilerden spiritüel uygulamalara kadar pek çok farklı konuda hikayeleri görsellerle paylaşan Filiz Telek hepimizi bu öğrenme yolculuğuna eşlik etmeye ve ilham almaya davet ediyor ve diyor ki:


"Pek çok kadim bilgi ve öğretiler bize gerçekliğimizi düşüncelerimizle, hayal ederek yarattığımızı söylüyor. Dünyaya dair inandığımız bir hikaye gerçekliğimiz oluyor. O halde yeni bir dünyayı hayal ederek yaratabilir, gerçekliğimize dönüşen hikayeyi yeniden yazabiliriz. Hem de içinde olduğumuz bu kritik noktada...Cesur Yeni Dünya, sürdürülebilir, adil, bereketli bir dünyanın ŞİMDİ ve GERÇEK olduğunu gösterecek. Bu, uzak bir geleceğe ait vizyon değil; bu içinde olduğumuz ana ait bir vizyon. Bu yeni gerçekliği, yaratıcılıkla, cömertlikle, dehayla ve dayanışma içerisinde ilmek ilmek dokuyan kişi ve toplulukların hikayelerini anlatacağım burada. Siz de benimle Cesur Yeni Dünya’yı keşfetmek ister misiniz?




Filiz bu yoluculuğunda kitle fonlaması sistemi kullanıyor, destek olmak isterseniz www.indiegogo.com/sacredresonance bağlantısından katkı verebilirsiniz.

Popüler Yayınlar