DÜNYAYI KURTARAN KADINLARDA ARA

5.8.13

tamponunuz rahim ağzı kanserine yol açıyor mu?


Tek kullanımlık tamponlar hakkında kısa ve çok önemli bir makalenin çevirisini paylaşmak istiyorum.  

"En temel gerçekten başlayalım; vajinamızın içini kaplayan mukoza dokusu vücudumuzun en hassas ve emici yerlerinden biridir. Ama kadınlar her ay tampon kullanımı ile kendilerini çeşitli tehlikelere maruz bırakıyorlar. Tamponlar endüstriyel pamuk üretimi dolayısıyla çeşitli kimyasal ve tarım ilaçları içerir. ABD'de pamuk üretiminde kullanılan başlıca zararlı tarım ilaçları Cyanide, Dicofol, Naled, Propargite ve Trifluralin'dir ve bunların KANSEROJEN olduğu bilinmektedir. Bu kanserojen kimyasallar yanında, organik olmayan tüm tamponlar iki zararlı katkı maddesi daha içermektedir. Bunlar emiciliği sağlayan rayon (suni ipek) ve ürünlerin beyazlatılması işleminde ortaya çıkan bir kimyasal olan dioksindir.

Dioksin tamponların üretiminde kullanılan klorlu beyazlatma işleminin potansiyel olarak zararlı bir yan ürünüdür. Dioksin vücuttaki hormon dengesini bozabilir ve kadınlar için çok ciddi sorunlara yol açabilir. Dioksin bağışıklık ve üreme sistemlerine zarar vermekle birlikte kanserojendir. Endometriyoz, kanser ve erkeklerde düşük sperm sayısı ile ilişkilendirilmiştir. ABD Çevre Koruma Ajansı (EPA) yüksek dioksin düzeylerine maruz kalan kişilerin bağışıklık sisteminin risk altında olduğunu, pelvik enflamasyon hastalığı riskinin arttığını ve doğurganlığının azaldığını tespit etmiştir. EPA raporlarına göre vücutta birikim yapması ve yavaş parçalanması nedeniyle dioksine maruz kalmada kabul edilebilir bir alt sınır yoktur. Peki sizce 11000-13000 kez dioksine maruz kalmak kabul edilebilir mi?

Kadınlar ömürleri boyunca 11000 ila 13000 adet tampon kullanmaktadır. Dioksinin kanserojen, hormonal denge bozucu, bağışıklık ve üreme sistemlerine zararlı bir madde olduğu ve endometriyoz ve kanser gibi hastalıklara yol açtığını düşünürsek bu dioksin miktarı son derece tehlikelidir.

Tamponlarda bulunan diğer tehlikeli kimyasal ise yüksek emicilik sağlayan ve vajina duvarınızda kalıntı bırakan Rayondur. Tampondan vajina duvarınızda kalan lifler (ki bu sıklıkla olur) bir üreme alanı yaratır. Organik olmayan tamponların aksine organik pamuk tamponlarda dioksin ya da rayon bulunmadığı için bundan kalan lifler vajina duvarında uzun süre tutunamaz. Organik pamuk tamponlar TSS (Toksik Şok Sendromu), yani Staphylococcus aureus riski de taşımazken diğer tüm tamponlarda kullanılan rayon bu bakterini üreme imkanını arttırır. Örneğin Tampax, Playtex ve OB."

yazının orjinali: http://integrativewellnessgroup.blogspot.com/2012/01/are-your-tampons-causing-cervical.html

Tamponun ve yine benzer kimyasallar içren tek kullanımlık pedlerin ne kadar "kirli" olduklarını biz de üreticileri de çok iyi biliyoruz. Neyse ki alternatiflerimiz var; organik pamuk tampon ve pedler, yıkanabilir ped ve menstruasyon kapları, yıkanabilir kumaş tamponlar ve deniz süngerleri...bunlar hakkında bilgi için blogumuzda biraz gezinmeniz yeterli...

21.7.13

#direnmenstruasyon

Son yazıdan beri inanılmaz şeyler oldu ve oluyor. Kadınlar en güzel yazlık elbiseleriyle biber gazı yediler, polislere çiçek verdiler, TOMA'ların önünde dimdik durdular ya da göbek attılar, gelene geçene talcidli su sıktılar, dolma yapıp parklarda dağıttılar, forumda aşık oldular, takas masaları kurdular, armağan çemberleri düzenlediler, yerlerde sürüklendiler, komaya girdiler, gözaltında tacize uğradılar, oğulları öldü, sevgililerinin gözü çıktı ve hala direniyorlar!

Bugün Nihan'ın yazdığı ileti bana bunları hatırlattı; "Kadınlar dünyayı kurtarıyor, kesin bilgi!" :)

Bilenler biliyor, dünyayı kurtarmaya biz kendi vücudumuzdan başlamıştık. Biraz oraya geri dönüp son zamanlarda yaptığım çeşitli sohbet ve yazışmalarda tekrar tekrar açılan menstruasyon akıntısının "kirliliği" konusunda bir yazı yazmak istedim.

Tekrar kullanılabilen menstruasyon ürünleri bazı kadınları rahatsız eden bir fikir. Bunun çok çeşitli fizyolojik, psikolojik, kültürel nedenleri olabiliyor. Karşılaştığımız başlıca gerekçe ise menstruasyon akıntısının kirli, kötü kokan, iğrenç bir şey olması ve bununla temasın en aza indirilmesi arzusu. Aslında böyle düşünmeyen kadınlarla tanıştıkça bu kadar çok olmamıza şaşırıyoruz. Ama hala birçok kadın adet kanamasının bir metabolik atık olduğu ve istenmeyen maddeler, mikroplar falan içerdiği fikrinde. İdrarın vücuttan çıkarken steril olduğunu pek azımızın bildiği gibi, menstruasyon akıntısının da tamamen steril olduğunu bilmeyenimiz çok. Hani okulda öğrendiğimiz kirli kan vardı ya, o zavallının da tek suçu CO2 taşımak!

Bilimsel olarak menstruasyon akıntısının nelerden oluştuğunu anlatan Türkçe kaynaklar neyse ki var. En kısalarından biri http://www.jinekolojivegebelik.com/2011/01/adet-kani-nereden-gelir.html. Yani adet kanaması denen şey rahim duvarını oluşturan steril akyuvarlar ve steril döllenmemiş yumurta ile birlikte pıhtılaştırıcı maddelerden arınmış bir miktar steril kan ve steril vajinal sıvılarımızdan oluşuyor, nokta.

Rahim bir iç organ ve dolayısıyla steril. Vajinamız dışarıya açıldığı için kirli olduğunu düşünebilirsiniz ama aslında tam da bir açıklık olduğu için üreme organlarımızı korumakla görevli, yani temizliği sağlamak için özel bir mekanizması var. Salgıladığı sıvılarla ortamı biraz asidik hale getiriyor ve sadece belirli bakterilerin yaşamasına izin veriyor (vücudumuzdaki hücrelerin %90'ının bakteri, %10'unun ise bize ait hücreler olduğunu, bakteriler olmadan vücut işlevlerimizin büyük bölümünün duracağını hatırlayalım).

Bu arada antik kültürlerde kutsal, sihirli, doğa üstü, şifalı sayılan bu akıntının ataerkil kültüre geçişle kirli, zararlı, istenmeyen bir şey haline gelişini çok detaylı bir şekilde anlatan şöyle bir yazı buldum ama biraz uzun olduğu için şimdilik İngilizce olarak paylaşabiliyorum.

Madem menstruasyon akıntısı temiz neden kötü kokuyor? Bu soru çok işime geliyor çünkü konuyu hemen tek kullanımlık menstruasyon ürünlerinin ne kadar kötü olduklarına getirebiliyorum :)

Aslında biz kadınlar bunun cevabını iyi biliyoruz. Kötü kokan şey o üstünde çiçek resimleri olan o parfümlü ped değil mi?

1940'lı yıllarda piyasaya sürülen (yani kadınlar binlerce yıl bunlar olmadan yaşamış, Türkiye'de de 80'li yıllara kadar pek ortalıkta yoklardı) sentetik ped ve tamponlar akıntıyı emiyor ve hapsediyorlar. Sentetik ürünlerde hapsolan kan kuruyamıyor. Sıcak, ıslak, ama artık asidik de olmayan bu ortamda vücudumuzda normalde üreyemeyecek olan bakteriler üremeye başlıyorlar ve bu yüzden ped ve tamponlarımızdan kötü bir koku alıyoruz. Eğer tamponumuzu değiştirmeyi bir süre unutursak bu bakteriler nedeniyle TSS denen bir zehirlenme durumu ile karşılaşıyoruz. Tampon ve pedlerde ultra hiper müthiş temizlik hissi vermek için kullanılan parfüm ve beyazlatıcılar da bu sürece katkıda bulunuyor.

O zaman alternatiflerimizi hatırlayalım mı?

-Yıkanabilir kumaş pedler sadece kumaş olduğu için akıntı emilip kurumaya başlar ve bakteri üremesi minimum olur (kendiniz dikebilir ya da şimdilik Etsy'den, umuyoruz ilerde bizden edinebilirsiniz)
-Menstruasyon kapları emici olmadığından 8-12 saatte bir boşaltıp yıkadığınız sürece bakteri üremesi minimum olur, emilim ve izolasyon olmadığından TSS riski yoktur.
-Deniz süngerleri doğal lif olduğu için bakteri üremesi minimum olur
-Tek kullanımlık pamuklu ped ve tamponlar da yine doğal liflerden yapılır  

Biz kumaş pedle ve menstruasyon kabıyla hiç bir kötü koku oluşmadığını bizzat deneyimledik. Siz de deneyimlerinizi e-posta ya da yorumlarla paylaşırsanız seviniriz.

Menstruasyonla barışık hayat bir harika dostum :)

11.4.13

kadınlar, çiçekler ve böcekler

Geçtiğimiz pazartesi Melda Keskin'in Açık Radyo'daki Bir programına, sadece 3 saat önceden haberleşerek katıldığımda Melda'nın hatırlattığı gibi blogu yine ihmal etmişim :) Ama yayında dünyayı kurtaran kadınlardan bol bol söz ederek bunu telafi ettik diye umuyorum. Daldan dala konduğumuz dolu dolu tatlı tatlı sohbet ettiğimiz programın kaydını Melda'nın Fırtınakuşu blogundan dinleyebilirsiniz.

Programın içeriğinden de anlaşıldığı gibi bu aralar dünyanın en çalışkan kadınları diyebileceğimiz bal arılarıyla yatıp kalkıyorum; hem kendi edindiğimiz ve hava kapalı gittiği için dün tanışma onuruna nail olduğum arılarımız, hem geçtiğimiz haftaki Güneş Kraliçesi film gösterimi ve arıcılık söyleşisi nedeniyle hem de 10-12 Mayıs tarihlerinde Çanakkale'de yapılacak olan Debra Roberts ile Doğal Arıcılık Atölyesi'nin heyecanı dolayısıyla. Mayıs ayı içinde İstanbul ve Datça'da da yapılacak olan atölyenin Çanakkale ayağında Filiz'le birlikte çevirmenlik yapıyor olacağım.

Bu arada Filiz'in bu atölye gibi daha birçok çalışmayı gerçekleştirebilmesine, "Anadolu toprakları ve insanları için şifalı çalışmalar"ına katkıda bulunmak için kitle fonlaması kampanyasına katılabilirsiniz (Türkçe açıklamalar sayfanın alt tarafında çıkacak).  Kitle fonlaması demişken maya annemiz Ayşe'nin Flora Bahar Şenliği ve Yurt Yapımı kampanyasına da mutlaka göz atın.

Sonracıma...20 Nisan cumartesi günü organizasyonu için Elif'in arı gibi çalıştığı  III. Bayramiç Tohum Takas ve Yerel Ürünler Şenliği'ne gidiyoruz. 21 Nisan'da ise Seda ve Dilek'in öncülük ettiği İstanbul Permakültür Kolektifi ile solucan kompostu sisteminin bir örneğini kurarak öğreneceğimiz Kompost Atölyesi yapıyoruz.

Tamam yoğun bir gündem var ama, baklaların ve maydanozların saksılardan taştığı, yer elmalarının hiç ummadığım yerlerden baş gösterdiği balkonumda dün yeni ayı yakalayıp domates, fesleğen ve reyhan tohumlarımı tuvalet kağıdı rulolarından yaptığım viyollere ekmeyi de unutmadım :)

Bu bahar siz neler yapıyorsunuz?



1.1.13

dünyayı kurtarıyoruz, hep birlikte...

Herhalde yeni yıl yazısı olmayan tek blog biziz diye düşünüp klişe bir yazı yazmaya direnirken bir mucize oldu. 2013'e harika bir filmin en etkileyici sahnesini burnumuzu çeke çeke izleyerek girdik. Filmin en önemli yerini nasıl tam saat 12'ye denk getirdiğimizi hala anlamış değilim. Maya takvimi, gündönümü, dolunay derken mistik hissiyatlar bu kadar tırmanmışken doğal herhalde.

Whale Rider, doğduğu anda annesini ve erkek ikizini kaybeden, babasından ayrı yaşamak zorunda kalan, büyük babasının şefkatle karışık kız çocuk ayrımcılığını yaşamın bir parçası olarak kabullenip "kız olmam onun suçu değil ki" diyen bir küçük kadının hikayesini anlatıyor. Yeni Zelanda'da yaşayan Maori halkının Whangara kabilesinde kabile şefliği babadan ilk erkek çocuğuna geçen bir görev ve Hawaiki'den bir balinanın sırtında Yeni Zelanda'ya gelen Paikea'nın doğrudan kan bağı ile devam ettiğine inanılıyor. Kabilenin son şefi ilk oğlunu bu görev için yetiştirmeyi başaramamış, erkek torununun doğumunu umutla beklerken kucağına, hem de adı geleneklerle dalga geçer gibi Paikea konmuş, küçük bir kız tutuşturulmuş. Gayet net bir şekilde erkeklere ayrılmış olan şeflik görevini devredecek bir evlat ya da torunu olmaması yaşlı adamın üzerinde gün be gün ağırlaşan bir yük ve küçük Paikea bu yükü hafifletmek için bir şeyler yapabileceği hissine engel olamıyor. O yardım etmek için çabaladıkça dedesinin ona karşı öfkesi artıyor.

Aynı isimli romandan uyarlanan film !f İstanbul 3. AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'nde gösterilmiş. Filmin fragmanı burada izlenebiliyor. Gençlik romanı olarak yayınlanmış olan kitap da kim bilir ne kadar güzeldir.

Şimdi bizi tam saat 12'de salya sümük yapan, bu yıl dünyayı kurtaran kadınlara daha fazla ilgi göstermem gerektiğini fısıldayan sahneye gelelim....Küçük kız okul müsameresinde aslında dedesine yazılmış bir mektup olan bir konuşma yapıyor kasaba halkına. Paikea'nın soyundan geldiğini, halkı ve kültürü ile ne kadar gurur duyduğunu anlatıyor. "Sırf ben erkek doğmadığım için kabilemiz yolunu kaybedecek. Mutlaka bir kurtarıcı mı gerekli, kabilemizi hep beraber kurtaramaz mıyız?" diyor. Şunu yazarken bile göz pınarlarım sızlıyor.

Son zamanlarda bir kaç kişi ile neden bizim dünyayı kurtaran kadınlar olduğumuz, neden feminist hareketin kendisini erkeklerden ayırmayı tercih ettiği, kadınların bu durumdan nasıl çıkabileceği konusunda kısa kısa sohbet etme fırsatı buldum. Feminist hareketin örnek bir üyesi olduğumu söyleyemem; bilgim de pratiğim de az. Ama bir çok işaretten sonra bu film de doğru yolda olduğumuz hissini iyice güçlendirdi. Dünyayı tabii ki el ele, erkeklerle, çocuklarla, yaşlılarla, engellilerle, eşcinsellerle, siyahlarla...hep birlikte kurtaracağız. Tek bir kurtarıcıya ihtiyacımız yok, bir kişinin ya da grubun liderliğine, kurallarına ihtiyacımız yok. Herkesin kurtarıcı olmasına ihtiyacımız var.

Tıpkı Whangara kabilesinin kadim tabu ve kurallarının geçerliliğini kaybettiği gibi, eski dünya düzeni de geçerliliğini yitirdi. Yeni düzende el ele tutuşabilmemiz için Paikea'nın yaşadığı gibi ayrımcılıkların geride bırakılması, arkada kalanların biraz öne çıkmasına ihtiyaç var. Bunu da yılda bir gün karanfil dağıtarak başaramayacağımız açık. Her bir kadın kendini yeterince güçlü hissettiği gün kadınlarla erkekler el ele tutuşacaklar. Her bir siyah bir beyaz kadar, her bir köylü bir mühendis kadar, transeksüeller heteroseksüeller kadar dünyayı kurtarma gücünü ve hakkını kendinde bulduğunda.

Şimdi bize izin verirseniz bu düğüne bir kına gecesiyle hazırlanmak, biraz kadın kadına dans etmek istiyoruz....

Popüler Yayınlar