DÜNYAYI KURTARAN KADINLARDA ARA

30.8.16

kadınları en çok “köysüzlük” zorluyor

Hani o çevirmek isteyip fırsat bulamadığım makalelerden birini, ilgisini çeker, üstüne konuşuruz diye bir arkadaşıma göndermiştim. Bana Türkçeye çevrilmiş olarak geri döndü!

Seda küçük, sade ve topraktan üreten bir yaşam hayali kuran, Ege'nin bir köyünde bu yaşamı inşa etmeye başlamış, insan, doğa, evren, yaşam ve insanın çocuk hali ile ilgili çok düşünen, çok okuyan, çokça da yazan bir dostum.
Sinek Sekiz Yayınevi'nden çıkan "Okulsuz Büyümek" adlı bir çevirisi, HT Hayat'ta bir köşesi ve Annemin Kitaplığı adlı bir blogu var. Facebook sayfasında ise, bir yandan kızıyla birlikte doğa maceraları, bir yandan şekersiz, glutensiz, doğal mayalı tarifleriyle, tadına doyum olmaz, son derece üretken ve paylaşımcı bir arkadaş.

Geçenlerde HTHayat'taki köşesinde gündeme getirdiği çekirdek aile çatırtısı meselesini genişleten bu çeviri için ona ne kadar teşekkür etsem az. Sen kesinlikle benim "köy"ümün bir parçasısın Sedacığım.

Kadınları En Çok Köysüzlük” Zorluyor

Orijinal metin: http://revolutionfromhome.com/2016/04/absence-village-mothers-struggle/
26 Nisan 2016

Sevgili anneler,

Bugün midemde kramplara ve kalbimde ağrıya yol açan bir adaletsizliği daha fazla taşıyamadığım için size yazıyorum.

Kadın, erkek veya çocuk herkes bundan etkilense de, ağırlığını en çok annelerin hissettiği bu adaletsizlik, onların zaten taşımaya kodlandığı “dünyanın yükü”nü daha da artırıyor. Hatta anneler onun hızla yayılan ve derin yaralar açan belirtilerini hafifletmekte de aşırı derecede sorumlu hissediyorlar.

Bu sorun “köysüzlük”; çünkü bir çocuğu yetiştirmek için bir köy gerekiyor.

Köyden kastım; evlerden, binalardan oluşan, kasabadan küçük, mahalleden büyük ve kırsalda bir yer değil elbette. Kastım nispeten küçük, farklı nesillerden oluşan toplulukların doğasında var olan bir yaşam biçimi. Birbirini iyi tanıyan, mutluluğu, sorumluluğu ve günlük üzüntüleri paylaşan, ihtiyaç anında birbirlerine destek olan, topluluktaki çocukların ve gittikçe bağımlı hale gelen yaşlıların iyiliğini, sağlığını önemseyen ve onları güvende hissettiren topluluklar. Bireylerinin onları güvenle sarmalayan topluluklarına olan katkılarının gerçekten önemli olduğunu açıkça bildikleri ve bu katkıdan beslendikleri topluluklar.

Çocukların içinde büyüyebilecekleri en doğal ortamdan bahsediyorum.

Biyolojik olarak yaşamaya kodlanmış olduğumuz ancak artık hiçbir yerde bulamadığımız bir yaşam biçiminden.

Köysüz kadınların karşılanamayan en önemli ihtiyaçlarından dolayı hissettikleri bunalımdan bahsediyorum.

“Bir çocuğu büyütmek için bir köy gerekir” cümlesi bir klişeye dönüşmüşse de, köysüzlük gerçeğinin etkisi son derece önemli. Bu gerçeğin yaşam kalitemize sayısız biçimlerde verdiği zarar ise hafife alınamayacak kadar büyük.

Çünkü köyün yokluğunda:

·         Biz ebeveynler, bütün bir topluluğun çocuğa vermesi gereken her şeyi ona tek başımıza vermeye çalışırken üzerimizde inanılmaz bir baskı hissediyoruz.
·         Çakışan bütün ihtiyaçları aynı anda karşılamaya çalışırken önceliklerimiz çarpıklaşıyor ve gittikçe de belirsizleşiyor.
·         Belirli sınırlar, beklentiler ve çocuklarımızı birlikte büyüteceğimiz, iyi tanıdığımız insanların destekleri olmadan daha az güvende hissediyor ve daha çok endişe duyuyoruz.
·         Hayatımızın bazı dönemlerinde, özellikle de zaman ve enerjimizin en az olduğu dönemlerde, bize benzeyen insanları bulmak, kendi çemberimizi yaratmak zorunda bırakılıyoruz.
·         Bu yaptığımız bizi bölüp parçalasa, birbirimizden koparsa da, önümüze boca edilmiş sayısız seçenek arasında kendimizi daha güvende ve daha az bunalımda hissetmek için, kendi ideallerimize ve ebeveynlik paradigmalarımıza sıkı sıkıya sarılma eğiliminde oluyoruz.
·         Çocukluğun en doğal halinin yok oluşunu izliyoruz çünkü artık ne mahallelerde ne de sokaklarda etrafta dolaşan, keşfeden ve meraklarını besleyen çocuk gruplarını bulamıyoruz.
·         Bir zamanlar kapımızın önünde olan etkileşim, uyaran ve öğrenme fırsatlarının peşinde deli gibi koşturuyoruz.
·         “Normal”in nasıl olduğunu ve nasıl hissettirdiğini çoktan unuttuk ve bu nedenle her zaman “yeterince iyi olmadığımızı”, “doğru olanı yapamadığımızı” düşünüyoruz.
·         Depresyon ve kaygı tavan yapıyor; özellikle de hayatımızın içgüdüsel olarak her zamankinden daha çok desteğe ihtiyacımız olduğunu bildiğimiz dönemlerinde ve bu desteği bulacak enerjimiz olmadığında.
·         Yetişmeye ve yerine getirmeye çalıştığımız onca sorumluluk ve baskının altında güçsüz hissediyoruz.
·         Çektiğimiz kredilerle sahip olmadığımız paraları harcıyor ve içimizdeki boşluğu doldurmayacağını bildiğimiz, ihtiyacımız olmayan şeyler satın alıyoruz.
·         Bağ kurma ihtiyacımız için, bizi daha da izole ve eksik hissettirdiği halde, sosyal medyaya bel bağlıyoruz.
·         Etrafımızda insanlar olduğunda bile yalnız ve görünmez hissediyoruz.
·         İlişkilerimiz normalde topluluk içine yayılarak karşılanması gereken ihtiyaçlarla ve sevdiklerimizden beklediklerimizin gerçekçi olmayan seviyelere yükselmiş olmasıyla gittikçe ağırlaşmış durumda.
·         Sürekli olarak yargılanmış ve yanlış anlaşılmış hissediyoruz.
·         Neredeyse her şey için suçlu hissediyoruz: Çocuklarımızın birincil oyun arkadaşları olmayı istememekten ya da oyuna zaman bulamamaktan, yeterince çalışmamaktan ya da çok fazla çalışmaktan, biz onlarca sorumluluğun peşinde koştururken onların ekran başında fazla zaman geçirmelerinden.
·         Hazzı, ferahlığı ve eğlenceyi erişilmesi zor şeyler olarak görüyoruz.
·         Bağımsız olmamız gerektiğini düşünüyoruz ve başkalarına duyduğumuz ihtiyaçtan utanıyoruz.
·         Kendi değerlerimizi değil asla karşılanmayan ihtiyaçlarımızı yansıtan kararlar alıyoruz.

Köysüzlüğün annelerin “kendilik” algısını bozması, belki de bütün bu etkilerin içinde en kötüsü. Çünkü bu zorlandığımız her şeydeki bütün suçun “eksikliklerimizde” olduğunu düşünmemize neden oluyor ve sonucunda da eksikliklerimizi tamamlamak için daha çok uğraşmamız gerektiğine inanıyoruz.

Bu bir tuzak. Kendi kendini tekrar eden bir döngü ve bu çarpıtılmış gerçeklik, gücünü özgürlüğümüzün karşısındaki baskıcı düşünme biçimlerinden alıyor.

Bir de şöyle düşünelim mi? Yepyeni bir bakış açısı deneyelim mi?

Sen ve ben sorunun kendisi değiliz. BİZ GAYET İYİ İŞ ÇIKARIYORUZ ve YETERLİYİZ. Sistemdeki sorunun en ön cephesinde olduğumuz ve en sert darbeleri aldığımız için eksik olduğumuzu hissedebiliriz ama gerçekte biz anneler, çocuklarımız bununla mücadele etmek zorunda kalmasın diye baskıcı ve bozuk bir sosyal yapıyla aralarında tampon görevi görüyoruz.

Bu bizi başarısız yapmaz, kahraman yapar.

Evet, kadınlara önceden yapılan (ya da dünyada başka kadınlara yapılanlardan) baskılardan farklı baskılar var şimdi üzerimizde.
Ancak yine de köyün yokluğunda bizler daha önce olmadığımız kadar zarardayız. Büyükannelerimizden daha özgür olabiliriz ama yükümüz hâlâ adaletsiz ve baskıcı biçimde ağır.

Zamanın başlangıcından beri (ve yakın bir zamana kadar) anneler yaşamın yüküne birlikte göğüs gerdiler. Çamaşırı çocuklarımız derede su sıçratıp gülerken ve sevdiğimiz birinin yasını tutarken çitiledik. Hem hikâyeler anlattık hem de büyük annelerimize kulak kesildik. Dokuduk, diktik, topladık, temizledik veya tamir ettik. Fiziksel ve duygusal yaralarımızı sardık beraber. Zor zamanlarda birbirimizden güç, topluluğumuzun deneyimli, bilge ve sevilen büyüklerinden akıl aldık.

Köy yaşamı doğal olarak güvenlik, aidiyet, kabul, anlam ve değer duygularını besliyordu ve bunlar hala iyi olmanın fıtri ve gerekli elementleri.

Şimdi? Kendini tamamen başka öncelikler etrafında yeniden inşa etmiş bir toplumda bütün bunları kendimiz için yaratmaya zorlanıyoruz. Bu, biz annelerin doğası gereği korumaya kodlanmış olduğu her şeyi tehlikeye atan bir “insandan önce kâr modeli”.

Yapım gereği iyimser ve umut dolu biri olsam da, bu ikilem yıllarca birçok defa beni bezdirdi. Ümitsizce ihtiyacımız olan bir şeyin yokluğunun hem bireysel hem kolektif olarak zayıflattığı bir anne nesli, mevcut hikâyeyi nasıl bu denli değiştirecekti?

Önceliklendirme, toplumsal yapı ve güç tanımı kaotik biçimde önemli kültürel değişimler gösterse de hepimizin yapabileceği bir seçim var:

Mevcut düzene inanabilir, onunla barışabilir ve uyum sağlayabiliriz ya da ninelerimizin, dedelerimizin bizim için kazandığı özgürlüğü kullanabilir ve değişim yaratmak için kendi özgün katkımızı ortaya koyabiliriz. Kendimizden başlayarak. Kendi çıkış yolumuzu bularak.

Sen ve ben bir çocuğu köyde büyütmenin nasıl bir şey olacağını hiç deneyimleyemeyecek olsak da sorun değil. Çünkü bu neslin sınavı bununla değil; gerçekte kim olduğumuza ve ne istediğimize uyanmak ve toplumun gidişatını yeniden kurgulamakla ilgili.

Kültürü yeniden köyleştirmede bizim katkımız özür dilemeden, cesaretle ve tamamen kendimiz olmaktan geçiyor.

Hazır olduğunuzda atabileceğiniz somut adımlardan bazıları ise şöyle:

1.      Şu konuda gerçekten net olun: Eksikliğinizden ötürü değil, içinde yaşadığımız doğal olmayan kültür nedeniyle zorlanıyorsunuz.
2.      İhtiyaçlarınızı kabul edin ve onurlandırın. Birçok anne karşılanmayan ve derinleşen ihtiyaçlarını görmezden gelerek, sadece ötekine odaklanıyor. Bu kesinlikle bizim bireysel ve kolektif olarak güçlenmemizi ve durumu iyileştirmemizi engelliyor.
3.      Kırılganlığı deneyimleyin. İyileşmek için zengin, güvenli ve özgün bir bağ gereklidir. Bu kalitede bağlar kurmak cesaret ister ve konfor alanımızın dışına çıkmayı istememiz gerekir. En çok istediğimiz şey eşiğin ardında, oldukça garip gelecek o ilk konuşmada ya da utanç verici bir tanışma anındadır.
4.      Güçlü yanlarınızı kabul edin. Sizi güçlü ve yaşam dolu hissettiren şeyler nelerdir? Ferahlatan ve sadece düşündüğünüzde bile enerji veren? Eğer sahip olabilecek olsaydınız köyünüz kim olurdu? Güçlü yanlarınızla bağ kurmak ve izinden gitmek hayatınıza isteyeceğiniz tarzda insanların girmesine neden olur. Başkalarına şifa ve ilham olursunuz. Sizden almak yerine sizi besleyen bir topluluk inşa etmeye başlarsınız.
5.      Bir şeyin parçası olun. İster örgü grubu, dans topluluğu veya rafting kulübü olsun ister ev okulu kolektifi, hayatınızın bir alanında sizi şenlendiren ya da ihtiyacınızı gideren ve büyüyen bir topluluğa dâhil olun. Özgünlük ve cesaretle ortaya çıkın, ihtiyaçlarınızı ifade edin ve bu toplulukta oluşturduğunuz bağları kullanın, destekleyin, kaynak olun ve cesaretlendirin.
6.      Payınıza düşeni ama sadece kendi payınıza düşeni yapın. Her ne kadar verdiğimiz sözlerle hayatımızı tıka basa doldurmak baştan çıkarıcı görünse de, bu bizi sadece güçsüzleştirir.
7.      Kendinizi sevmeyi ve kendinize şefkat göstermeyi öğrenin. “Hiçbir zaman yeterli değilsin” kültüründe kendimizle sağlıklı bir ilişki içinde olmak gerçekten çok önemli. Özellikle de bize sürekli kim olmamız gerektiğine, bizi neyin mutlu olmaya ve sevilmeye değer yapacağına dair mesaj bombardımanına direnmeye çalışırken. Aslında ben öz değerini hissetmenin annelerin gelecek nesillere bırakacağı en büyük hediye olduğunu düşünüyorum.
8.      Kendi gerçeğinizi söyleyin. Korkmuş ve dehşete kapılmış olsanız, hatta bu sizi bulunduğunuz odadaki en cüretkâr insan yapacak olsa bile. Yeni bir yol hayal edin. Gittiğimiz yer olduğumuz yere hiç benzemiyor. Arzuladığımız geleceği yaratmak, o geleceği tahayyül etmek ve başka bir şeyin mümkün olduğuna inanmayı gerektirir. Özgün ve büyük düşünün. Ne istiyorsunuz?

Ben köy yaşamını tattım:

·         Mesela üniversitede idealist ve hayalperest dostlarım evime yürüme mesafesindeyken ve henüz bize neyin daha önemli olduğunu dikte eden “yetişkinlere ait” sosyal kurallar sözleşmesini imzalamamışken.
·         Ya da kuzenlerimin bizim evde kaldığı bir kaç ay boyunca. Daha önce annelik hiç bu kadar keyifli olmamıştı; yani çocuklarımın, evin ve evdeki bireylerin ihtiyaçlarının istekli ve şefkatli ruhlarca, neşeyle karşılandığı günlerdeki kadar.
·         İnzivada tanıştığım öteki kadınları dinlerken, her birimizin zorlandığı şeylerin nasıl da benzer olduğunu, çaresizce desteğe, günlük etkileşime, şifaya, ferahlığa ve huzura olan ihtiyacımızı hatırladığımızda da tattım ben köyü.
·         Festivallerde, geçici bir köy yaratıldığında, kısacık sürecek bir hafta sonu kampında, herkes bir topluluğa ait, işbirlikçi bir ritimde hafiflemişken.
·         Yoksul Meksika kırsalında Maya anneleriyle geçirdiğim zamanlarda yaşadım köyü ve orada şahit oldum ki şartlar ne kadar kötü olursa olsun, bir kabilenin varlığında iyilik ve güzellikleri yaşamak mümkündü.

Tüm bu zaman dilimlerinde ruhum öyle derinlemesine beslendi ki güçlendim. Ve ne zaman şimdilerde kaybettiğimiz bu deneyimi yaşasam umut doldum yeniden. İşte BU değişimi yaratacak olan enerji ve BU iktidardaki güçlerin hissetmemizi istemedikleri şey.

Geleceğin neler getireceği hakkında hiçbir fikrim yok ama şunu biliyorum:

Biz birlikte ağlıyor, kutluyor, düşüyor ve kalkıyor olmalıydık.

Günlük şeyleri paylaştığımız, rehber edindiğimiz ve deliliğin kutsallığını öğrendiğimiz büyük annelere, hala ve teyzelere, komşulara ve kuzenlere sahip olmalıydık.

Lohusayken besleniyor, hasta olduğumuzda bakılıyor, yastayken sarılıp sarmalanıyor ve zorlayıcı geçiş dönemlerinde destekleniyor olmalıydık.

Ve çocuklarımız çocukluklarını yaşarmalıydı ve onlar için en iyisi olduğuna inandığımız sosyal yapılarda büyümelerine izin verilmeliydi.

Kendini bul ve sonra kabileni bul. Ya da önce kabileni sonra kendini… Ama durma. Senin ruhunu onurlandırmayacak ve bebeğini bağrına basmayacak insanların yarattığı bir sistemde yaşamaya devam etme.

Sevgilerimle.
Hemen yanı başında değişim için çalışıyor olan,

beth

“Başka bir dünya yalnızca mümkün değil, aynı zamanda yolda… Sessiz sakin bir günde, kalbinin attığını duyabiliyorum.” Arundhati Roy

24.8.16

çevirmenler boş zamanlarında ne yapar?

Yoksa... dünyayı kurtarıyor olabilirler mi?

Az önce fark ettim ki elinde çeviri işi olmayınca boşluğa düşen tek çevirmen ben değilmişim :)

Elimde çeviri olmadığı oldukça nadir zamanlarda, bütün günümü dağda bayırda, bostanımda, hayvanlarımla ilgilenerek mi geçiriyorum? Maalesef... Aslında bilgisayardan uzak bir hayata özlem duysam da neredeyse her gün başına oturmak zorunda olduğum için tam bir alışkanlık haline gelmiş... İşim olmadığında yine her gün mutlaka o bilgisayarı açıyor, aylardır daha sonra okunmak üzere açık bekleyen çeşitli makaleler, incelenecek web sitelerine bakıp mutlaka "şunu Türkçeye çevirsem ya" dediğim bir şeyler buluyorum. Ya da zaten bana çeşitli şekillerde ulaşan gönüllü çevirileri hallediyorum.

Şimdi bu muhabbet açılınca son zamanlarda yaptığım birkaç çeviriyi paylaşayım dedim.


  • Amerikalı ekolojik tarım derneği EcologyAction'ın ücretsiz paylaştığı ve benim de gönüllü olarak çevirdiğim Sürdürülebilir Mini Çiftçilik El Kitabı yayınlandı. EcologyAction'ın geliştirdiği "Biyoyoğun" tarım yöntemini yıllardır okuyor ve bahçemde uygulamaya çalışıyorum. Bu el kitabı bu yaklaşımın en temel ilkelerini sunuyor ve bahçıvanlar için güzel kapılar açıyor diye düşünüyorum. Gönül isterdi ki oturup tüm yayınlarını Türkçeye çevireyim...



  • Geçen yıllarda da buradan paylaştığım Tohum Özgürlüğü Eylem Günleri, bu yıl yine Ekim ayında, Gandhi'nin doğum günü ile Dünya Gıda Günü arasındaki tarihlerde gerçekleşiyor. Vandana Shiva'nın eylem çağrısı videosu ve eylemlerle ilgili detaylı bilgilerin Türkçesi şurada.



  • 2011'den beri gönüllü çeviri ve redaksiyon desteği verdiğim Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali'nin 2016 seçkisi için altyazı çalışmaları da başladı. Bu yıl yine birbirinden ilginç ve ilham verici filmleri ücretsiz ve altyazılı olarak izleyebilecek, hatta yaşadığınız şehirde kendi festivalinizi organize edebileceksiniz. Son Başvuru 20 Eylül. Geçmiş yılların festival filmlerini merak ederseniz şansınıza filmlerin bir kısmı Sürdürülebilir Yaşam TV'de yayında.



Bir de bonus:

  • Genç çevirmen arkadaşım Çağdaş Varol bana büyük bir jest yaptı ve benimle yaptığı röportajı çok önemli bir çevirmenlik platformunda yayınladı. Çevirmen yönümü merak edenlere: http://www.ceviriblog.com/2016/07/31/cevirinin-yesil-yuzu-ilknur-urkun-kelso/


Bu arada Vandana Shiva ve Maria Mies'in birlikte yazdıkları kutsal kitap Ecofeminism'in de çevirisi bitmek üzere, vuhuu....

Popüler Yayınlar